04 Kasım 2008

İnziva


İnziva Öncesi
(31.07.2008 Tarihli Günce)

Ben hayal içinde yaşayan bir adamım...

Tayland maceralarımı yazamadım. Nasıl yazacağımı bilmiyordum. Unutmaya çalıştıklarımı satırlara dökemezdim. Ben de, bir arkadaşımın sözünü tersten tuttum. Bana yazdığı mektubunda, insan aklının unutarak ihanet ettiğinden dem vurarak ne olursa olsun yazmayı ertelememi öğütlüyordu. Aklım bana ihanet etsin istedim...

Başa dönelim.

Hindistan’da ayağımı burktuğum için uçağımı kaçırmış ve bunu söylemek için karımı telefonla aramıştım. Aslında ters olan bir şey yoktu. Ama yine de içime kötü bir his doğdu. O hissi de Hindistan’dayken yazdığım son yazıda tarif etmiştim aslında.

Akşam üstü Tayland’a vardım. Gece kalkan trenle yolculuğumun son durağı ChiangMai’ye yola koyuldum. İlk rotam Chennai/Hindistan-ChiangMai/Tayland (Çennayi-Çenmayi) idi. Ertesi öğleden sonra eşimle ChiangMai’de buluştuk. Sabaha kadar karı koca kaldık. Ertesi sabah hayal kırıklıkları, huzursuzluklar, utanç ve korkularla dolu günler başladı. Detayları yine de anlatamayacağım.

Eşimle iki yıl yaşayacak kadar parayla geldiğim Tayland’da ilk yirmi günde giden paralardan sonraki altı ayı tek başıma geçirmeyi başardım. Asıl güzel kısım da orada aslında. Bir süre Bangkok’da kaldım. Ne yapacağım bilmiyordum. Tayland’ı terketmek istedim; ama nereye gideceğimi de bilemedim. İşte o sıralarda şimdi mezunu olduğum masaj okuluna başladım.

Daha farkında değildim; ama benim için cennetlik günler başlamıştı. İlk bir kaç hafta herkesden uzak kaldım. Canım çok sıkkındı. Öğle paydoslarında kaynaşmakta olan yeni arkadaşlarımla yemeğe gitmek yerine yakınlardaki bir tapınağa gidiyor; meditasyon yaparak kendimi dinliyordum. Kahvaltı ile öğlen yemeğini ve öğle yemeğiyle akşam yemeğini birleştirmiştim. Tayland’da tüm öğünlerde aynı şeyler yeniyor; kahvaltıda öğlen ve akşam yenilenden farklı bir şey yok. Sabahın erken saatlerinde o zehir gibi acı yemeklere zaten bir türlü alışamadım. Birleştirdiğim öğünlerle daha çok yiyor; karnımı daha ucuza doyuruyordum. Arada sırada bana tadı kötü gelen şeyler yediğim oldu. Ama doğrusu, tad dediğimiz şey gırtlağımızdan geçene kadar, sonrası aynı. Bunu da budist rahiplerden öğrendim.

Okuldan uzakta Taylandlıların kaldığı bir apartmanda oda tutmuştum. Sınıf arkadaşlarımın hemen hepsi yakınlardaki otellerde benim verdiğimin en az iki katı ücrete kalıyorlardı. Bir bisiklet almayı düşündüm; ama sonradan ikinci el olarak geri satamam diye düşünerek almadım. Okula yürüyerek gelip gidiyordum. Daha Hindistan’dayken bedenimdeki yağlardan kurtulmuş; neredeyse Harbiye’den yeni mezun olduğum zamanlardaki halime dönmüştüm. Sıkıntılardan dolayı sürekli gergin yüzüm, sert doğu avrupa aksanım ve gür sesim herkesi bende uzak tutuyordu. O zamanlar uzamış kara bıyıklarımın da yardımıyla arkadaşlarımın kafalarında yabani bir adam olmuştum.

Üçüncü haftaydı sanırım, Katalan (İspanyol) Manel’le Tok Sen denilen tahta bir çivi ve çekiçle yapılan bir tür masajın pratiği yapıyorduk. Öğlen arasında çoğunlukla yaptığım gibi tapınağa gittim. Buddha’nın heykeli önünde bağdaş kurmuş otururken içim huzur doluverdi. Çıktım dışarı, ortalık günlük güneşlik. Daldım ara sokaklara. Uzun bir yürüyüş yaptım. Uzun zamandır omuzlarım düşüktü; arka sokaklarda gezinirken kendimi tekrar başı dik, gözleri ileride yürürken buldum. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım; sınıfa geç kalmıştım. Geç kaldığıma değimişti; keyifle okulun kapısından daldım. Bacaklarımı aça aça merdivenleri tırmanıp sınıfa daldım. Beni gören Manel, “R2(Artu)seninle pratik yapacaktık, ben seni beklemek zorunda mıyım? Neden geç kaldın?” dedi. Adam İspanyol; o da bağıra bağıra konuşuyor, ben de... “Mutluydum dostum” dedim. Bütün sınıf bizi dinliyordu. Manel, “Ben adama neden geç kaldın diyorum, mutluydum diyor. Böyle özür mü olurmuş?” diye söylenirken herkes kahkahadan kırılıyordu. Uruguay’lı Elisabeth ile Afrikalı Josephine bana baktıkça güldüler. Onlar güldükçe ben güldüm ve buzlar eridi. Sonraki günlerde tüm arkadaşlarımla sarmaş dolaştım. Masaj çalışıyorduk, biribirimizin tenine sürekli dokunuyorduk. Bu yakınlaşmayı çok kolaylaştırdı. Zaten herkes sarmaş dolaştı ; o günden sonra arkadaşlarım ve öğretmenlerimle kardeş gibiydik...

Daha önce meditasyon için kaldığım tapınakta baş rahibin ilk sözü “Vermeye şimdi başlayın” olmuştu. Rahibin sözünü tuttum. Kendi dertlerimle başa çıkmaya çalışırken diğerlerinin de yardımına koşmaya çalıştım. Zaten harcayacak param yoktu, masaj dışında günüm sokaklarda sürterek geçiyordu. Etraftaki Taylarla ve arkadaşlarımla iyice samimi olduk. İnsanlar bana sevgi gösterdikçe kendimi iyi hissettim. Karşılığında onlara verebileceğim tek şey olan arkadaşlığımı verdim. İyilik demek abartılı olur; ama sürekli iyi şeyler yapmaya çalıştım. Kötü olan her şeyi unuttum, her şeyi affettim o arada. Artık eski demem gereken karıma bile yardım ettim. Günlerim mutlu olmakla ve mutlu etmekle geçti.

Okul bitmeyecek gibiydi; ama bitti. Diğer arkadaşlarımı uğurladıktan sonra ben okulda kalmaya devam ettim. Hem bir ara incittiğim boynum yüzünden yapamadığım, seyretmekle yetindiğim pratikleri takviye ettim; hem de öğretmenlik pratiği yaptım. Öğrencilerimle de iyi anlaştık. Öğrenciler geldi, gitti ben biraz daha uzun kaldım. En sonunda param bitti. Artık bir şeyler yapmak zamanıydı. Yatırımı yaparken Tayland’da İngilizce öğretip kalmaya devam etmeyi planlamıştım. Ama o benim için iyi bir iş olmayacaktı. İngilizce öğretirken ister istemez müfredattaki “I’m cool man!” türü Amerikan kültürünü de aşılayacaktım. Yine de olurdu da, bu masaj işini sevdim. Tayland’da masaj öğretmenliği yapabilirim; ama ayda 8.000 Baht’tan fazlasını kazanmam pek mümkün değil. İngilizce öğretmenliğinden 32.000 Baht artı konaklama teklifi bir kere almıştım; daha yüksek de alabilirdim.

O arada Nikaragua imkanı çıktı. Oraya gitmek için önce bir arkadaşımdan borç aldım. Sağolsun, sormadan bilet paramı verdi bana. Ama sonrasında da zorluklar devam etti. Benim param Amerika üzerinden gitmeye yetiyordu; ama Amerika transit vize istiyordu. Onu da burada alamıyordum. Çaresiz kaldım, İstanbul üzerinden gidersem orada biraz konaklar, sevdiklerimi görür; üstüne de masaj dersleri verip yol paramı çıkarırdım. Hatta ihtiyacımın fazlasıyla daha önce masaj dersi verdiğim kimsesiz, aileleri ceza evinde, HIV taşıyıcısı, ya da mülteci çocuklara bir iyilik daha yapabilirdim. Eğer çok şanslıysam yola çıkmadan önce arkadaşıma borcumu bile öderdim. Nikaragua’yı erteleyemedim, iptal oldu. Ama zaten İspanyolca öğrenmek istiyordum, yeni fırsatlar da çıkardı. Facebook’tan bir grup kurup insanları okuluma davet ettim. Gidip ders alacaklar için balıkçı pantolonu ve gömleklerden oluşan setleri aldım. Son paramın bir kısmını da buna yatırdım. Elbiseleri postalayabilmek için kendime yeni para göndermem gerekti. İnternet bankacılığından Moneygram ile kendime para transfer ettiğimde şifre gönderebilmeleri ve onay için arayabilmeleri amacıyla Türk telefonumu açmıştım. Çok geçmeden telefon çaldı. Arayan banka değil, bir insan kaynakları firmasıydı. Eğer kariyerimde bir değişiklik düşünüyorsam benimle görüşmek istiyorlardı.

İlk an farkında bile değildim; o an yurtdışında olduğumu ve hafta başı İstanbul’da olacağımı söyledim. Telefonu kapattıktan sonra aklım başıma geldi. Kalbim duracak gibi oldu bir an. O telefon aylardır kapalıydı ve ben bir kaç dakikalığına açtığımda beni bulmuşlardı. Sistem beni çağırıyordu. Bu defa en ucuzundan zaman geçirip hem üstüne hafta sonları da masaj yapıp, ders vererek iyi para biriktirebilir; parasız olmaktan kaynaklanan çaresizliğimden kurtulup yeniden yolların tadını çıkarabilirdim. Şeytana böyle uyuluyor sanırım. Dışına çıkmak için yıllarca beklediğim sistemin çarkları arasına girmeyi göze alamayıp İstanbul biletini almadım. Elbiseleri satın aldığım kadına düşüğüne geri verdim. Bütün seyahat acentelerini tekrar dolaşıp bu defa avrupa üzerinden giden uçak aradım. İstanbul’a gelemeyeceğimi; masaj okulunun açılışını ertelediğimi özürlerimle bildirecektim dostlarıma. Almanya üzerinden bir bilet buldum. Verebileceğimden bir kaç yüz dolar pahalıydı; ama bir şekilde hallederim diye düşünüp bileti istedim. Adam, bir kontrol etti ki, Almanya da transit vize istiyor. İstanbul beni çekiyor içine; güven vaadediyor, gelecek vaad ediyor. Aklım bir o yana gidiyor; bir bu yana. Kararlarım düşüncelerimden hızla değişiyor, ben ikisini de takip edemiyorum...

Aklım bir karış hava da dolanırken seyahat acentasındaki adamı gördüm. “Gel seni başka bir yere göndereyim!” dedi. “Nereye?” dedim; “Gel beraber bakalım” dedi.

Ben kırmızı hapı aldım.

Bu satırları Bangkok’ta daracık, gürültülü otel odamdan yazıyorum. Yarın gece Bangkok’tan kalkacak uçakla Sao Paolo, Brazilya’ya uçuyorum. Güney Amerika'ya Dubai üzerinden gidiyorum. Vizeye ihtiyacım kalmadı; ama hiç param da kalmadı. Üstüne, bilet ücreti benim bankadaki tüm paramdan fazla olduğu için kredi kartıma borçlandım. Brezilya’ya varınca cebimde yüz dolardan biraz daha fazla olacak. Oradan kuzeye doğru yollara düşer; şanlıysam Orta Amerika'ya varırım. Yolda para için masaj önereceğim.

Ben hayal içinde yaşıyorum.

Almak isteyen olursa hayali masaj da satıyorum.

Bir gün memlekete dönebilirsem onu gerçek bir cennetlik masajla takas etmeye söz veriyorum.




İnziva

Dün öğleden sonra girdim tapınağa. Kocaman bir yer, inzivaya çekilmiş yerlilerle dolu. Yabancılar için altı kişilik kadro var; benimle birlikte beşi dolmuş oldu. “Bugün yarın bir kişi daha gelir” dediler...

Hemen odamı gösterdiler. Bir yere bırakamadığım eşyalarımı yığdım odaya. Memlekete göndereceğim paketi gönderememiştim. Onu da yanımda getirdim. 180 YTL karşılığı Baht istediler. 445 YTL’ye uçak gördüm İstanbul’a giden, gidebilsem de kendim götürsem daha iyi. Göndereceğim paket doğumgünümden önce ulaşsın istemiştim. Doğumgünümde tapınakta olacağım; kendimi hatırlatayım dedim. Olmadı; postalamaya verecek kadar param yok. Gönderemememin ayrıca bir anlamı var tabii; sadece anlamın ne olduğunu ben bilmiyorum henüz... Ya da biliyorum da, düşünmek istemiyorum.

Annemden uzun zamandır haber yok. Zor durumda olduğumu düşündüğü için kaçıyor. Ne zaman zor durumda kalsam, başım belaya girse annem saklanacak delik arar. Yine aynı durum söz konusu. Her zaman arkadaşlarıma sarılırdım; bu sefer onlara da sarılamadım. Yorgundum, uzanmıyordu elim kimseye. Sevgilim de uzun zamandır beni görmemezlikten geliyor. Karşılaştığımızda konuşmuyor; ondan da bir umut yok. Artık kimsesiz olduğumu tam anlamıyla kabul etmenin zamanı gelmişti sanırım.

Yalnızlığı seviyorum da, kimsesiz olduğumu kabul etmek hep zor geldi. Annem-babam varken öksüz-yetim olmak zordu. Yıllar önce bir arkadaşım yeşil bir tükenmez kalemin öyküsünü anlatmıştı. Tükenmez bitmişti; ama adam onda anısı olduğu için taşımaya devam ediyordu. Ne zaman bir kalem ihtiyacı olsa eli tükenmeze gidiyordu. Ama tükenmez tükenmişti, yazmıyordu. Adam da iki arada bir derede yaşamaya devam ediyordu. Kalemi vardı, yazmıyordu. Yeni kalem alamıyordu; çünkü zaten bir kalemi vardı. Benim yeşil tükenmezim benim annem. Ne zaman kendimi kötü hissetsem annem aklıma gelir. Annem de darda olduğumu anladığı an ortadan yokolur. O olduğu kadar annem; ben de olduğum kadar onun oğluyum. Beni seviyor biliyorum; sadece bebekken dinleyemediği ağlamalarımı büyükken hiç dinleyemiyor.

Beni hala onun sütüne muhtaç bir bebekken neden evden gönderdiğini sorduğumda ya inkar ediyor; ya da, “O zamanlar herkes öyle yapıyordu” diyor. Bunlar yeni mazeretler; eskiden hep özel olduğum gerekçesiyle evden uzaklaştırıldığımı dinlerdim. Özel olmak bir suç mu diye çok düşündüm. Ben de özel olduğuma inanmıştım çünkü. Daha yeni aklımı başıma devşirebildim; dokuz aylık bir bebek evden gidecek ne özelliğe sahip olabilir? Beni özel yapan erkek olmamdı. Babam ilk günden beni evde istemedi. Babası ile sorunları vardı; onun gibi olmak istemiyordu. Hep bir kız çocuğu istedi, ben dünyaya geldim. Hayatım ona suçsuz olduğumu kanıtlamakla geçti. Herkese suçsuz olduğumu kanıtlamaya uğraştım sonra. Annem hem beni istemeyen babamla; hem de benimle aynı anda uğraşamadı. Sonuçta, yavru kuş daha uçmayı öğrenmeden yuvadan gitti. Sakince konuşmayı çok istedim, annem her şeyi olduğu gibi anlatsın istedim. Ama her sorduğumda onu suçladığımı sanıyor; konuşamıyoruz. Belki de, kendisi kendisini suçluyor. En kolayı olmamış saymak. Olmadı bir şey; ama ben evden ve kardeşlerimden ayrı büyüdüm. Kendi ayaklarım üzerinde durdum; kendi kendime hallettim herbir şeyi. Hiçbir zaman kendime güvenemedim halledeceğime dair. Hep uçtum; ama ilk denememdeki düşüşümün korkusu hep kaldı. Giriştiğim her işin altından kalktım; ama hep bitirememekten korkarak başladım. Düşersem beni yakalayacak birilerine bakındım. Hiç de bulamadım; tıpkı şimdi olduğu gibi...

Aşık olduğumda sadece aşk arıyorum; geri kalan her şeyi kendim halledebilirim. Başlarda tüm sevgililerime zor günler geçirtirim. Aşkı sınarım farkında olmadan, yanımda olup olmayacaklarını görmek isterim. İlişkinin başlarında affederler beni. Beklentim yokken fazla fazla ilgi görürüm. Zaman geçip ilişki sıradanlaşmaya başlayınca o affedilmiş sorunlar birer birer çıkar önüme. İstediğim ilgi yerine, başlarda kabul etmediğim ilgiye dair eleştiriler alırım. Bunlar aylar, yıllar önceydi diyemem. Açıklamaya kalkarım, anlatmaya çalışırım. Hiçbir açıklama yetmez sorgulamaya başlayınca. Yeni açıklamalar, yeni açıklarla gelir. O açıklar da hiçbir zaman kapanmaz; açıldıkça açılır. Sonunda da artık hiçbir şekilde kapanmayacak hale gelir, biter...

Öğretmenim David, istersem dışarı çıkıp internete girebileceğimi söyledi. “Ben burada, bu anı yaşamak istiyorum” dediğimde,“Kendini zorlamaktansa gidip bakman daha doğru olabilir. Zaman geçtikçe zaten gitmez olacaksın” dedi. Yine de çıkmak istemiyorum. Dün inzivaya çekilmeden önce sevgilime birkaç mektup yazmıştım. Hiçbirine cevap gelmediğini görmek içimi rahatlatmayacak ki... Cevap gelmediğini biliyor olmam ise bir şekilde malum olduğundan değil; Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Sevgilim bir kaç defa sitemle ondan önceki kadınlara öyküler yazdığımı; ona hiç yazmadığımı söylemişti. Aynı konunun tekrar açılmış olmasından anlamıştım ki; aslında öykülerin gerçek olmadığı, olduğu kadarının da, artık ilişkinin bitmiş oluşundan kaynaklandığına dair açıklamalarım onu tatmin etmemişti. Emin değilim; şu an ilişkimizin nereye gittiğini bilmiyorum. Belki o da çok istediği öyküsüne kavuşacak yakında; belki de bu yazdığım da onun öyküsüdür. İlişkimizin nereye gittiğini bilmiyorum. Bir ilişki olup olmadığınden bile emin değilim. O ne düşündüğünü söylemiyor; ben de ısrar edip soramıyorum. Şimdiye kadar böyle idare ettik. Belki de artık onu sevgili olarak görmememi istemiyor. Zaten, bu gidişle ne kadar devam edebilirim bilmiyorum. Onu hala sevdiğimi biliyorum; tüm bildiğim de bu. Gelecek ne getirecekse kabul edeceğim. Yaklaşık ikibuçuk ay önce, Budist Üniversite’sindeki tapınaktaki meditasyonum sırasında geleceğimi yazan bir fal-şiir çekmiştim. Şiir Tayca’ydı; çat pat İngilizce konuşan rahiplerden birine gittim ve anlamını sordum. Adam İngilizce’sinin şiiri doğru çevirmeye yetmeyeceğini, ama şiirdeki örneği benim için çevireceğini söyledi. Kendi içime giden yolun çok uzun ve zor engellerle doluymuş. O yolda ilerlemenin ağır bir kayayı yokuş yukarı yuvarlayarak dağın tepesine taşımaktan farksız olacakmış. Kaya boşalıp defalarca yokuş aşağı yuvarlanacakmış; her seferinde azimle tekrar yukarı taşımam gerekiyormuş. Bunu söyledikten sonra, bu şiirin en oradaki en ağır gelecek tahminlerinden birini içerdiğini söyleyip insanın geleceğini kendisinin şekillendirdiğini hatırlattı. Dolayısı ile eğer istersem o şiiri bırakıp yeni bir tane çekebilirdim ve yaptığım yanlış olmazdı. Rahibe, yüzleşmem gerekenleri kabul etmeye istekli olduğumu söyledim ve şiiri geri bırakmadım. Zaten şiir o zamana kadarki hayatımın bir özetiydi. Hayatımda, bir şeyleri kolay elde ettiğim hiç söylenemez. Yine öyle gibi görünüyordu; sadece artık ben şikayet etmiyordum. Şimdi de hayatın karşıma çıkaracaklarını kabul etmeye hazırlanıyorum. Artık hazırlığımı kendime göre yapmaya başladım. Daha henüz çıkan şiirin anlamını bilmiyorum. Akşamüstü çevirisi için İngilizce bilen birilerine bakacağım. Ne çıkarsa şimdiden kabul ediyorum. İnzivadan çıkınca kabul etmek zorunda kalacağım şeyler olabilir. Onları da kabul ediyorum. Şimdi olsa kabul etmek zorunda kalacağım şeyler değişebilir. Hayat değişimlerle deviniyor. Ben de bu sürekli değişen hayatın parçalarından biriyim, değişiyorum. Yeni şiir için hayırlısı diyorum sadece; başka bir şey demiyorum, diyemiyorum.

Son zamanlarda kafam çok karışıktı. Soranlara, evimi özledim diyordum... “Eee, Amerikalarda ne işin var; evine git o zaman” diyenlere ise, “Evim yok ki..” diyemiyordum. Öyle bir hale geldim ki, onlara gösteremediğim şeyi kendim de göremez oldum. Aldığım Brezilya biletini eve giderim diye geri verdiğimde, gerçek yüzüme tokat gibi çarptı; alamadım İstanbul biletini. Evim olmadığı o zaman aklıma geldi. İyi oldu belki de, bu tapınağa geldim. Kimsesizlerin kimsesi oluyor burada tapınaklar. Çocuklara eğitim veriyor, açları doyuruyor, yatacak yer veriyor. Bana da, “Sen kimsin, neden girmek istiyorsun?” demediler; yerleri varmış kabul ettiler. Ben de sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi başladım meditasyona, “Yorgunum, dinleneyim” demedim. Henüz maymun gibi oradan oraya zıplayan aklımı durduramıyorum; ama çalışarak başaracağım.

Burada her gün saat dörtte kalkıp, kendi odalarımızda iki saat meditasyon yapmamız bekleniyor. Tabii, sadece bekleniyor. Kendi odalarımızda meditasyon yapıp yapmadığımızı kimse bilemez. Ben bugün üçbuçukta uyandım. Bana üstümü örtecek battaniye ve altıma serecek pamuklu şilte vermeyi unutmuşlardı; benim de istemek aklıma gelmedi. Sonuçta, geceyi üstünde sert bir bir plastik şilte olan tahta yatakta geçirdim. Sertliği neyse, bu kadar olmasa da sert yatak severim zaten; ama, Hindistan’dan aldığım ince küçük şal beni soğuktan korumaya yetmedi. Bütün gece uyanıp uyanıp oramı buramı örtmeye çalıştım. Saat üçbuçukta da, artık çabalamaktan vazgeçip kalktım, meditasyon yapmaya başladım. Başlarda iyiydi; ama biraz zaman geçip kuşlar yeni başlayan günü şarkılarıyla karşılamaya başlayınca bütün konsantrasyonum kaçtı. Aslında, zaten meditasyon için her zaman sessiz, huzurlu ortamlar bulmak mümkün değil. Üstelik yanlış düşünüyor olabilirim; ama sanki sürekli huzur sağlanabilse meditasyona gerek kalmaz. Gürültünün ortasında sessizce dolaş diyen tapınak duvarındaki yazıyı daha iyi anlıyorum şimdi. Sonuç olarak ilk sabahım meditasyon açısından pek verimli geçmedi; ama dert etmiyorum. Bugün, bütün gün ve yarın sabah tekrar deneyeceğim. Ayrıca, bugün veya yarın çıkıp internetten bu yazdıklarımı da yolculuk günlüğüme eklemeyi düşünüyorum. Elektronik postalarımı kontrol etmek istemiyorum. Yine de biliyorum ki gözüm ister istemez kayacak. Zamanımı internette birileriyle mektuplaşarak geçirmek istemiyorum. Belki de David’in sözünü tutmalıyım. Üzerinde durmadan pratiğimi devam ettirmeli; kafam mektuplara takıldığında da çıkıp bakmalıyım.

Kahvaltının ardından meditasyon odasına gidip orada pratik yapmaya başladım. Biri yürürken; biri otururken olmak üzere on dakikalık iki seansın ardından onbeş-yirmi dakika ara vermemi söylemişlerdi. Ben de verdiğim arada oturdum Buddha heykelinin yanında bulduğum meditasyonla ilgili bir kitabı okumaya başladım. Başöğretmen meditasyon odasında beni okurken buldu. Okumayı bırakmamı istedi; girerken bir şey okuma demişlerdi zaten. Ama ben onu, meditasyon dışında bir şey okumamak olarak algılamıştım. Meditasyonla ilgili bir kitap okuduğumu söyledim. “Hiçbir şey okuma, bilmen gerekenleri biz öğretiyoruz zaten. O kitabı inziva bittikten sonra okursun” dedi. Öğrettikleri de sadece oturma teknikleri, yürüme teknikleri. Sonrasında öğretmenimle sohbet ederken neden okumamamı istediklerini sordum. Öğrenmenin üç yolu olduğunu söyledi. Birincisi kopyalayarak; ikincisi düşünerek; üçüncüsü ise meditasyon yoluyla. “İlk ikisini senin yerine yapabilecek kişiler bulabilirsin. Bill Gates bir sürü mühendis istihdam ediyor, onun yerine onlar yapıyorlar işleri; ama üçüncüsünü kimse senin yerine yapamaz. Herkes kendi meditasyonunu ancak kendisi yapabilir. Kitapta başka birinin deneyimi var. Sen kendi gerçeğini kendin keşfetmelisin” dedi. Daha girmeden bir kaç gün önce arkadaşım Ersin’le yazışırken, “Ben artık kitap okumak istemiyorum, yeteri kadar okudum. Ben hayatı okumak istiyorum” dediğim aklıma geldi. Tabii, bunun için de çok çalışmam, pratik yapmam gerekecek. Ona da hazırım. Girmeden önce kendi kendime tekrar ediyordum, “Az yiyeceğim, az konuşacağım, az uyuyacağım; çok çalışacağım...”

Yazmanın sakıncası olup olmadığını özellikle sordum. Aslında sakıncası olmadığını, ama geçmiş ve gelecekle bağlardan kurtulabilmek için yazmamaya çalışmanın daha uygun olabileceğini söylediler. Kaygılarından yazarak kurtulan birisi olarak benim için bu durum biraz zor olacak. Bu günlüğü yine de bu konuya takılmadan yazıyorum. Kalemin ucuna kadar gelmiş düşünceleri geri iteklemenin doğru olmayacağını düşünüyorum. Ama bundan sonra, gelirken ki kaygılarımdan sıyrılıp yaşadığım ana konsantre olmaya çalışacağım.

Yemekten sonra yeni birisi geldi ve altı kişilik kadro tamamen doldu. İkimize etrafı birlikte gezdirirdiler. Ardından öğretmen ona meditasyon tekniklerini anlatmaya meditasyon odalarından birine gitti. Giderken istersem benim de onlarla gidebileceğimi söyledi. Ben de, bunu gitmem gerekiyor olarak algılayarak bir şey demeden gittim. Dün bana anlatılanların hiçbirini unutmamıştım. Zaten o kadar da zor şeyler değildi; ama yine de onlarla gittiğim iyi oldu. Teknikleri bir kez daha görmüş oldum; bu kez derste gözlemci olarak vardım. Anlama, akılda tutma kaygısı olmadan dinledim dersi. Hem David’in benim için çok anlaşılır olmayan İngiliz aksanına da alışmıştım, anlamakta zorlandığım bazı detayları anlamak kolay oldu bu sefer.

Kahvaltı altıda başlıyordu. Öğle yemeği onikide bitti. Saat onikiden sonra ertesi sabah altıya kadar yemek yasak, içecekler serbest. Dün iyi dayanmıştım, bugün nasıl olur bilmiyorum. Ama akşam tapınağın önüne gelen kadının sattığı inek sütünden iki bardak daha içeceğim. Buralarda soya sütü dışında süt bulmak zaten pek kolay olmuyordu. Tapınağın önünde inek sütü buldum. Mucize gibi bir şey. Ya çok şanslıyım; ya da karmam yüksek olmalı.

Şu an saat üç, uyanalı neredeyse oniki saat oldu. Birazdan meditasyon odasına doğru yola koyulacağım. Ara verdiğimde de uygun olursa çıkıp bu yazdıklarımı hızlıca internet günlüğüme koyup geri dönmeye karar verdim.

Zamanında terapistime askeri okulun çok zor olduğunu; ama benim için orada varolmanın evde varolmaktan yine de kolay olduğunu anlatmıştım. Meditasyon hiç kolay olmayacak gibi; ama herhalde bugünlerde dışarıda olmaktan kolay...

3 yorum:

Batuhan dedi ki...

Evliliğin bitmesine üzülmediğine sevindim, metitasyon da başarılar dilerim. Tüm bağlarını gerçek manada koparabilirsen daha mutlu olacağını düşünüyorsun. Başından geçenlerden sonra sanki isteklerin flu gibi geldi. Belki mutluluktan önce ne aradığını aramalısın. En azından arıyorsun. Biz bilmediğimizin bile ne oldugunu bilmiyoruz.

Ertugrul Tetik dedi ki...

Dostum,
Arada keyfimin kaçtığı oluyor; ama huzurum hemen her daim yerinde.
Mutluluk kavramlarımızın artık biraz farklı olduğundan eminim...
Aradığım gibi bir mutluluk bulamadıysam da; artık aradağım mutluluk en baştakinden nitelikler açısından farklı...
Bu beden bu aklı 35 yıldır taşıyor. Tüm yüklerden kurtulmak biraz daha zaman alacak O zaman mululuk kolaylaşacak...

Adsız dedi ki...

Allah seni ıslah etsin acilen....