14 Ocak 2009
Buddha'nın Yaptığı ve Öğrettiği Meditasyon: Vipassana
Yeni doğan prense “Amacına ulaşmış kişi” anlamına gelen Siddhartha ismi verildi. Kral Suddhodana doğar doğmaz yürüyüp konuşmaya başladığına inanılan veliahtın dünyaya gelişini duyurmak için büyük bir kutlama düzenledi. Uzun yıllardır gözlerden uzak Himalayalar’da yaşayan yaşlı bilge Asita da kutlamalara gelmişti. Onur duyan kral, Prens Siddhartha kucağında olmak üzere yaşlı bilgenin huzuruna gidip saygıyla eğildi. Asita bebeği seyrederken önce gülümsedi ve ardından hüzünlendi. Durumdan kaygılanan kral bilgeden rahatsızlığının nedenini açıklamasını istedi. Bilge prensin gelecekte aydınlanacak ve tüm dünyaya ışık saçan bir öğretmen olacağını gördüğü için sevinmişti. Üzülmesinin sebebi ise kendisinin onun öğretilerinden faydalanacak kadar ömrü kalmadığını biliyor olmasıydı.
Duruma canı sıkılan kral yaşlı bilgeye zamanı geldiğinde oğlunun kaderini seçmekte serbest olacağını; ancak kendisinin onu öğretmen değil, gerçek bir kral olarak yetiştireceğini söyledi. Bilge Asita krala tanrıların ölümlülerin planlarını dikkate almadıklarını hatırlatmakla yetindi. Sessizce onları dinleyen kraliçeye kalbinin derinlerinden gelen bir ses oğlunun kaderinin tamamlandığını kendisinin de göremeyeceğini söylüyordu. Çok geçmeden kraliçe hastalandı ve doğumu takip eden yedinci günde hayata veda etti. Kral Brahmanlar meclisini toplayarak oğlunu bir derviş değil de, kral olarak yetiştirebilmek için fikirlerini sordu. Meclis Siddhartha’nın yaşlılık, hastalık veya ölümü görmemesi ve sofu hiçbir kimse ile tanışmamasını önermişti. Bunun üzerine kral sarayda ölüm ve yas sözcüklerinin yasakladı, oğlunun dünyevi zevklerle meşgul olmasını sağladı. Günlerini en iyi yiyeceklerle, oyunlar oynayıp spor yapararak kaygısızca geçiren Siddhartha 16 yaşına geldiğinde ülkedeki en güzel kız ile evlendirildi.
Günlerden bir gün Prens Siddhartha sarayda dinlenirken bilmediği bir dilde hüzünlü bir şarkı duydu. Sesi takip ederek şarkıyı söyleyen kişiyi bulduğunda hamile eşi ona yazarın doğduğu yerin güzelliklerinden ve oralara özleminden bahsettiğini anlattı. Böylece Siddhartha sarayın dışında da bir dünya ve güzellikler olduğunu öğrendi ve o dünyayı kendi gözleriyle görmek istedi. Kral babası oğlunu tatmin edebilmek için en yakın kasabaya bir gezi düzenledi. Geziden önce prensin geçeceği tüm yolların temizlenerek yeniden düzenlenmesini; yaşlı, çirkin ve üzgün görünümlü herkesten arındırılmasını emretti. Bir konvoy ile sarayı terkeden Siddhartha’yı coşkulu bir kalabalık karşıladı. Fakat çok geçmeden kalabalığın arasında neredeyse ömrünü tamamlamak üzere olan yaşlı bir adam gördü. Hayatında ilk kez bir ihtiyar gören Siddhartha şaşkınlıkla yaverinden herkesin günü geldiğinde yaşlanacağını öğrendi. Yaşlı adamı takibe koyulunca önce iyileşmesi imkansız bir hastaya ve arkasından da bir cenazeye denk geldi. Ve sonunda da dünya işlerinden elini çekip kendini dine adamış bir dilenci ile tanıştı. Aydınlanmaya o gün başlayan Siddhartha saraya dönüp babasına kendisinden saklanan gerçeği gördüğünü anlattı. Dünyadaki hiçbir şey kalıcı değildi ve her şey sürekli değişiyordu. Siddhartha kararını bildirdi; saraydan ayrılıp dini bütün bir hayat yaşamak istiyordu. Kral, saray muhafızlarının sayısının iki katına çıkarılmasını, prensin saraydan çıkışının gerekirse zor kullanılarak engellenmesini emrettiyse de artık hiçbir güç Siddhatha’yı sarayda tutamazdı. Siddhartha yeni doğan oğlunu gördüğü gece sabaha karşı oğlunu, eşini ve tüm insanlığı acı çekmekten kurtaracak bir yol bulmak üzere saraydan ayrıldı. Siddhartha’nın bir ormanda altı yıl sürecek böyle meditasyonu başladı. Bu meditasyon sırasında Siddhartha dört gerçeği tüm çıplaklığı ile gördü: Acı çekmek, acının sebebi, acının sona erişi ve acıyı sona erdiren yol. Meditasyonu sırasında gördüğü gerçekleri insanlara anlatmaya başladığında Siddhartha’nın yolculuğu bitecek; Buddha’nın yolculuğu başlayacaktı.
Buddha’nın “orta yol” olarak adlandırdığı yolda ortaya koyduğu vipassana meditasyonu doğumundan yaklaşık beş yüzyıl sonra anavatanı Hindistan’da terkedildi. Ancak vipassana Burma’daki tapınaklarda Budist rahipler tarafından kesintisiz ikibinbeşyüz yıl boyunca nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar süregeldi. Burma’dan Tayland, Sri Lanka ve diğer Budist ülkelere yayılan vipassana, günümüzde Hindistan’da da tekrar yaygınlaşmıştır. Tayland’ın kuzeyindeki ChiangMai şehrinden arabayla bir saat uzaklıkta, Chom Thong Manastırı bu meditasyonun yapıldığı ve öğretildiği okullardan bir tanesidir. Manastır, Himalayalar’ın eteklerinde küçük bir göl yakınlarında kurulmuş. İnanışa göre Buddha sağlığında manastırın bulunduğu yerdeki tepeye gelerek burada gelecekte kutsal bir emanete evsahibi olacak bir tapınak inşa edileceğini öngörmüş. Aradan geçen ikibin yılın ardından 1452 yılında yapılan kazılarda bulunan ve şimdilerde tapınağa komşu kulede muhafaza edilen kemik parçalarının Buddha’nın kafatasının sağ tarafına ait olduğuna inanılıyor. Manastırda, kazılarda bulunmuş çok sayıda altın ve toprak dini figürlerin sergilendiği bir de müze var.
Manastırın başrahibi Ajan Thorn’un aydınlanmış olduğuna inanılıyor. Tekrar doğuma inanan Budizm inancında “gerçeğe” tam anlamıyla vakıf olarak özgürleşmiş kişiler aydınlanmış olarak kabul ediliyor ve tekrar doğum döngüsünün dışına çıkıyorlar. Son hayatını yaşadığına inanılan Ajan Thorn hayata veda edip Nirvana’ya ermeden önce, binyıllar önce Buddha’nın yaptığı gibi kendisini başkalarının mutluluğu için çalışıyor. Ajan Thorn her sabah tapınağın hemen yanındaki meditasyon merkezinin girişinde yapılan bir seremoni ile aydınlanmaya çalışan öğrencilerin adına gelen yiyecek ve diğer bağışları kabul ediyor. Manastırda konaklayıp kendilerini özgürleştirecek yolda çalışanlar bu bağışlar ile barınıyor, karınlarını doyuruyorlar.
Manastır sakinleri güne güneş doğmadan iki saat önce başlıyorlar. “Az uyu, az ye, az konuş; çok çalış!” düsturu ile erkenden kalkıp meditasyon yapmaya başlayan sakinler güneşin doğuşu ile birlikte bağışlarla sofraya konulan kahvaltılarını yapıyorlar. Sonrasında kendilerinden tek beklenen şey olan meditasyonlarına dönerek günlerini içgörülerini geliştirmeye çalışarak geçiriyorlar. Manastırda ücretsiz olarak konaklayan misafirlere yirmibir günlük temel meditasyon kursları veriliyor. Bu temel kursu önceden tamamlamış olanlar herbiri onar gün olarak düzenlenen üst düzey kurslara katılabiliyorlar. Ancak, meditasyona başlamak ya da geliştirmek için bu kadar zaman ayıramayanlar da geri çevrilmiyorlar; zamanı sınırlı ziyaretçiler bir kaç gün kalarak meditasyon pratiklerine katılabiliyorlar. Meditasyon için merkeze gelenler kendilerine ayrılan, küçük bir gölün yakınlarında konuşlanmış kulübelerinde veya özel salonlarda meditasyon yapıyorlar.
Manastırda üç adet meditasyon salonu var. Salonlardan biri manastırda daha önce konaklamış başka millet ve dinlerden misafirlerin bağışları ile yapılmış ve yine yabancılara ayrılmış durumda. Tayland dışından gelenlerin meditasyon yaptıkları salonun hemen karşısında yine bağışlarla inşa edilmiş çoğunlukla İngilizce kaynaklara evsahipliği yapan bir de küçük kütüphane var. Temel kursa katılanlara bu kütüphanenin görüşme odasında başöğretmen Thanat ve eşi Kathryn Chindaporn tarafından ilk olarak öğrenmenin üç yolu olduğu anlatılıyor: Hayata yeni başlayan bir bebeğin öğrenirken uyguladığı “Kopyalayarak Öğrenme”, İnsanların sorun çözerken kullandıkları “Düşünerek Öğrenme” ve merkezde öğretilen “Meditasyon Yoluyla Öğrenme”. “Bunlardan ilk ikisini başkaları sizin adınıza yapabilir; sizin yerinize başkaları öğrenip sizin işlerinizi devam ettirebilir. Ancak kimse sizin yerinize meditasyon yapamaz. Kendi gerçeğini kendin keşfetmelisin” deniyor. Meditasyon üç eksik, üç fazla kuralı çerçevesinde devam ettiriliyor: Daha az uyku, yemek, konuşma; daha fazla emek, farkındalık, dikkat... Manastırda binyıllar önce Buddha’nın yaptığı ve öğrettiği teknikler gösteriliyor. Buddha’nın meditasyonu herhangi bir ayrım gözetmeksizin bütün insanların aynı sorunları paylaştıkları düşüncesine dayanmakta. Bu sebeple farklı dinlerden geliyor olmak önemli değil. Buddha’nın takipçilerini “Budist” değil, “Dhammist” (dhamma/dharma kökünden gelen “gerçeği arayanlar”) olarak adlandırmış olması geleneğine uyularak dini öğretiler dahil olmak üzere hiçbir sosyal konuda telkinde bulunulmuyor, sadece meditasyon teknikleri öğretiliyor. Gerçeği arayanlardan mümkün olduğunca az konuşmaları, az sosyalleşmeleri; manastırda kaldıkları sürece sadece meditasyon ile ilgilenmeleri bekleniyor.
Meditasyon, her ne kadar Buddha ve onun bağdaş kurmuş meşhur oturuşu ile bütünleşmiş olsa da, Buddha’nın doğumundan çok daha eskilere dayanır ve farklı icraları vardır. Hindistan’daki Indus vadisinde bulunan bir Yogi fügürü Birinci Hint Uygarlığında meditasyon yapıldığını kanıtlar. Günümüzde de bir çok farklı uygulama meditasyon olarak adlandırılmaktadır. İslamiyet’te sufi meditasyonu; Hinduizm’de yoga, kundalini, transandantal meditasyon; Budizm’de zen, satipatthana, samatha, vipassana medistasyonları en bilinen meditasyon çeşitleridir. Musevilik, Hristiyanlık ve Janaizm’de pek yaygın olmayan bir takım meditasyon uygulamalarına sahiptir. Herbiri farklı yararlar sunan meditasyonların ortak noktası ise kişilerin düşünsel ve karakter gelişimini sağlıyor olmalarıdır. Hindistan’da 1975 yılında S.N Goenka; 1976 yılında ve 1977 yıllarında hükümet görevlileri tarafından Jaipur cezaevinde organize edilen, yüzlerce hükümlü ve cezaevi personelinin katıldığı kursların ardından Rajastan Üniversitesi tarafından yapılan çeşitli sosyolojik araştırmalar meditasyonun ruh sağlığı ve karakter gelişimi üzerindeki olumlu etkilerini gözler önüne sermektedir. 1995 yılında Hindistan’daki en büyük cezaevi olan Tihar Cezaevi’nde düzenlenen 1000 hükümlünün katıldığı vipassana kursları ile suçluları topluma kazandırmada sağlanan yararlar meditasyonun Hindistan’daki cezaevleri reformunun bir parçası olmasını sağlamıştır. Bu uygulama, ABD, İngiltere, Tayvan, Moğolistan ve Yeni Zelanda’daki cezaevlerinde de takip edilmiştir.
Buddha başlangıçta Budizm öncesinde de varolan samatha (huzur) meditasyonunu yapmıştır. Bu meditasyon bir nesne üzerine odaklanarak yapılır. Meditasyonu yapan kişi mum ışığı, bir resim, bir dua veya kendi seçebileceği herhangi bir nesneye odaklanarak aklına seçtiği nesne dışında hiçbir şey getirmez. Bu yöntem kişiye derin bir huzur sağlar, beden dinlenir. Meditasyon, yapan kişi tarafından sona erdirilene kadar bu yakalanan huzur devam eder. Meditasyon ile yakalanan bu ruh hali meditasyon yapıldığı sürece vardır; meditasyondan çıkıldığı an beyin eski durumuna döner. Samatha meditasyonu konsantrasyonu arttırmak ve sakinleşmek için çok yararlıdır. Buddha’nın geliştirdiği Vipassana (İçgörü) Meditasyonu ise kişinin içgörüsünü geliştirme suretiyle kalıcı bir huzuru amaçlar. Samatha ve vipassananın birlikte öğrenilmesi veya samathanın ardından vipassananın öğrenilmesi sıkça rastalanan durumlardır.
Pali dilinde bir sözcük olan vipassana, “vi (net, saydam, açıkça)” ve “passana (anlayış, farkındalık, erdem)” sözcüklerinin birleşiminden meydana gelmiştir. “Gerçekleri oldukları gibi görmek” olarak açıklayabileceğimiz vipassanayı dilimize içgörü olarak çevirebiliriz. Meditasyon yoluyla olduğu gibi görülmesi beklenen ise fiziksel ve ussal varoluşun gerçek doğasıdır. Örnek olarak okumakta olduğunuz bu satırlar Türkçe yazılmıştır. Bunları okuduğunuz için diyebiliriz ki, Türkçe düşünüyorsunuz. Türkçe okuduğunuzu ve düşündüğünüzü ayrımsadığınız anda gerçekleri oldukları gibi görmeye başlamış oldunuz. Aslında tüm gerçekler “Geçicilik(Anicca)”, “Acı Çekiş(Dukka)” ve “İyeliksizlik(Anatta)” olarak adlandırabileceğimiz üç karakteristik fenomenden ibarettir. Vipassana yoluyla içgörüsünü geliştiren kişi kendi iç dünyasında ve dış dünyada, fiziksel ve ussal olarak varolan her şeyin sürekli değiştiğinin, belirsiz ve geçici olduğunun; can sıkıcı, acı verici, tatmin etmekten uzak olduğunun; kontrol edilemez ve sahipsiz olduğunun farkına varır.
İçgörü, “Beden(Kaya)”, “Hisler(Vedana)”, “Akıl(Citta)” ve “Akıl Nesneleri(Dhamma)” olarak açıklayabileceğimiz dört temel farkındalığın artırılması ile gelişir. Bu gelişimin sonucunca şeyleri oldukları gibi görmeye başlayan kişi kendini bağımlılıklarından kurtararak özgürleştirir. Düşünürsek, bütün günlük sorunlarımızın kişisel düşünce farklılıklardan kaynaklandığını ve düşüncelerimizden dolayı acı çektiğimizi görürüz. Hayatımızda sorun olan her şeyin aslında bizim kendi kendimize beynimizde yarattığımız açmazlardan ibaret olup olmadığını düşünelim. Örneğin, sadece yaptığımız işleri işyerinde bırakıp kendimizle birlikte eve getirmeyerek ne kadar özgürleşebiliriz? Vipassana yoluyla oldukları gibi görmemiz gereken gerçekler gerekli olmadığı halde bağlandığımız her şeydir. Bize düşman olup canımızı acıtan o “şeyler” nelerdir? Hayatınızda aşağıdaki örneklerle hiç karşılaşıp karşılaşmadığınızı bir düşünün:
· Daha önce hiç ayrıldığınız sevgilinizi düşünmekten kendinizi alamadığınız; onun başkaları ile ne kadar mutlu olduğunu düşünerek kıskançlığa kapıldığınız oldu mu?
· Daha önce hiç tuttuğunuz takım yenildiği için kendinizi kaybetmiş hissettiğiniz oldu mu? Düşünürseniz aslında kaybettiğiniz bir şey olmadığını göreceksiniz.
· Daha önce hiç bir kaç liralık kandırıldığınız ve bunu düşünmekten kendinizi alamadığınız oldu mu? Diyebiliriz ki, giden sadece paranız değildi; aynı zamanda kendi düşünceleriniz mutluluğunuzu sizden çalıverdi.
Daha dikkatlice geçmişe bakarsanız gereksiz, anlamsız veya değersiz şeylere üzüldüğünüz için ne kadar akılsız olduğunuzu söyleyerek arkadaşlarınıza kendinizi şikayet ettiğiniz zamanlara da rastlarsınız. Hatta bazen akılsızca olduğunu bildiğiniz halde üzüldüğünüz şeyi düşünmekten kendinizi alamadığınız olmuştur. O an üzüldüğünüz durumu kontrol edemezdiniz; fakat kontrol edemeyeceğinizin ayırdında değildiniz. Vipassanayı anlayan (farkına varan) kişi kendini acı çektiren bağımlılıklardan kurtarma yetisine sahip olur. İstediğimiz şekilde yönlendiremeyeceğimiz hiçbir şey bizim değildir. Oysa bizler bizim olmayan şeylere bağlanarak acı çekeriz. Buddha, bedenlerimizin dahi bize ait olmadığını söyler. Yaşlanmayı kontrol edemeyiz; acıkmayı, hastalıkları kontrol edemeyiz. Kendi bedenimiz bizi dinlemez, o da bize ait değildir. Meditasyon ile düşüncelerimizi görür, onları bile kontrol edemediğimizin farkına varıp onlardan kurtulmayı başarırız. Düşüncelerden kurtulmak bizlere özgürlüğün kapılarını açar.
Henüz düşüncelerinizi görmeyi bilmiyor olabilirsiniz. Düşüncelerinizi nasıl göreceğinizi düşünün. “Nasıl yani?” diyorsanız, kafanız karıştıysa, bir cevap bulmaya çalışıyorsanız doğru yoldasınız demektir. Kafa karışıklığı(belirsizlik) meditasyonda ilerlemeyi “engelleyici faktörler” arasındadır. Buddha’nın bunun için bir çözümü var. Oluşan belirsizliğin farkına varın. Bir belirsizlik oluştuğunu gördüğünüz an şeyleri olduğu gibi görüyorsunuz. Belirsizliğin farkına varmak tabii ki yeterli değildir, sizi acı çekmekten, sıkıntıdan kurtarmayabilir. Belirsizliğin nasıl sona erdiğininin doğasını da görmelisiniz. Kısa bir ara verip soluklanın. Ve düşünün, tam da şu anda nefes alıyor musunuz, veriyor musunuz? Hangisini yaptığınıza karar verdiğiniz anda önceki belirsizlik hali kaybolur. Nefesinizi düşünmeye devam edin; kaybolan belirsizliğin yerini farkındalık aldı bile. Nefes alıp verdiğinizin farkındasınız. Düşüncelerinizi nefesinizden uzaklaştırdığınız an belirsizlik eski yerine dönecek ve bilme arzusu benliğinizi yeniden kaplayacaktır. Nefesinizin farkına varıp kafanızdaki belirsizliğin kaybolduğu zaman dilimi ile belirsizliğin hüküm sürdüğü zaman dilimi arasındaki duygu farkını algılamaya başladığınızda vipassana meditasyonu yaptığınız söylenebilir. Basitçe aklınızın bir durum ile diğer bir durum arasında geçişini sağladınız ve belirsizliğin yokoluşunu gördünüz. İnsan aklı bir şeyin yokolduğunu gördüğü zaman, onun aslında varolmadığını anlama yetisine sahiptir.
Vipassana’nın temel olarak üç farklı pratiği vardır: Yürüyerek Meditasyon, Oturarak Meditasyon ve Günlük Hayatta Meditasyon. Tüm bu pratiklerde meditasyon yapan kişinin yaşadığı ana, dolayısıyla meditasyona(günlük hayatta yaptığı işe) odaklanması, farkına vararak yapması beklenir. Denilebilir ki, meditasyon kişinin yaptığı işin farkına varmasıdır. Yaşanılan ana ve yapılan işe odaklanmayı kolaylaştırmak için bedende oluşan his ve akılda oluşan nesneleri etiketlemek oldukça yararlıdır. Etiketler kullanarak oluşan durumları not etmek dikkatin dağılmasını önler. Bedeninizde ve aklınızda oluşan her şeye isim vererek, verdiğiniz ismi tekrarlamaya başlayın. “Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum”, “Görüyorum, görüyorum, görüyorum”, “Acıyor, acıyor, acıyor” Bedende oluşan his ve akılda oluşan nesneleri bu şekilde adlandırarak not etmek özellikle meditasyonun başlangıcında faydalı olacaktır. Aksi takdirde koca bir düşünce ve duygu denizinde kaybolup oradan oraya savrulmanız mümkündür. Farkındalık, ancak odaklanmayı başardığınızda ve kendinizi odaklanmış olarak tutabildiğinizde gelişir. Etiketleme sırasında sizi bekleyen tehlike not alma işleminin otomatikleşmesidir. Bunu önlemek için de etiketlemeye harcadığınız çabanın büyük kısmının oluşan his veya nesnede, küçük kısmının etiketleme işleminde olmasına dikkat edin. Örneğin “duyuyorum” olarak etiketlerken duyduğunuzu bilin, işlemi oluşan her şeyin farkına vararak sürdürün. Zamanla not aldığınız his ve nesneler kaybolacaktır. Bütün görmeniz gereken bu yokoluştur. Yokolan şey gerçekte kendiliğinden varolmamıştır. Düşündüğünüzü farkettiğiniz zaman dikkatiniz düşündüğünüz şeyden düşünme eylemine kayar. Bu da düşüncelerinizi aklınızdan uzaklaştırır.
Meditasyon yaparken yaşanılan ana odaklanmak gereklidir. Oluşan herhangi bir nesneyi sonradan farkederseniz dahi geçmiş zaman kullanmayın. Zaten olup bittikten sonra da farketmiş olsanız farkettiğiniz an yaşadığınız andır. “Biliyorum, biliyorum, biliyorum” veya “Anlıyorum, anlıyorum, anlıyorum” gibi ifadeler kullanabilirsiniz. Not almayı bitirdikten sonra pratiğinize geri dönün. Sürekli tekrarlanan sesler, devam eden kaşıntı hissi gibi not alma ile kaybolmayan durumlarda dikkatinizi his ve nesnelere değil, pratiğinize odaklayın. Tekrarlanan veya kaybolmayan şeyleri ardı ardına not etmenize gerek yoktur. Bir köşede oturup “duyuyorum” diye tekrarlayarak dışarıda devam eden yol çalışmasını sürekli not etmek meditasyon yapmak değildir. Meditasyonda amaç, dış ve iç dünyanın farkına varırken dikkatinizi kendine yöneltmenizdir. Meditasyonunuzu herhangi bir şekilde bölmekten kaçının; bir yeriniz kaşındığında, ağrıdığında, sıkıldığınızda meditasyonunuzu bölmek yerine oluşanları not etmekle yetinin. Meditasyon ile görmeniz gereken tüm gerçeklerin toplamda, “Geçici, kontrol edilemez, sıkıcı/acı verici” olduğunundan ibaret olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bir yeriniz sizin denetimiz dışında kaşınmaya başlar; canınız sıkılır; ancak bir zaman sonra geçer.
Yürüyerek meditasyona ayakta dik ve dengeli bir duruşla başlayın. Bastığınız zemini hissedebilmek için mümkünse ayaklarınızın çıplak olmasını tercih edin. Farkındalık içinde bulunduğumuz doğanın da farkına varmayı gerektirir; ayakkabı ve terlik giymekten özellikle kaçının. Ellerinizi yavaşça ve yaptığınız hareketin farkına vararak ardınıza götürün, sağ elinizle sol elinizi kavrayacak şekilde arkada birleştirin. Ellerinizin ve omuzlarınızın rahat ve doğal hallerinde olmasına izin verin. Bunları yaparken, “Götürüyorum, kavrıyorum, rahat bırakıyorum” gibi ifadeler kullanabilirsiniz. Başınız doğal olarak hafifçe öne eğik olmalıdır. Meditasyona başlarken not edin “Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum”. Sonra, farkındalığınızın odağını sağ ayağınıza kaydırın; tüm ayağınızın zeminle temasını aynı anda keserek (kaz adımı) hafifçe kaldırın ve yavaşça öne doğru bir ayak büyüklüğünde bir adım atın. Adımınızı atarken adın attığınızın farkında olun ve eş zamanlı olarak içinizden “Sağ-Adım-Tamam” sözcüklerini tekrarlayın. Ayağın kalkışı, öne doğru ilerleyişi ve yere konuşu duraklamamadan devam eden tek bir harekette olmalıdır. Ayağınızı yerden kaldırırken “Sağ”; öne doğru hareket ettirirken “Adım” ve yerle temas ettirip adımınızı tamamladığınızda “Tamam” sözcüklerini not edin. Farkındalığınız ve yaptığınız hareketin biribiri ile eş zamanlı olmasına özellikle dikkat edin. Sağ adımınızı attıktan sonra durduğunuzun farkına varacak kadar kısa bir süre bekleyin ve aynı şekilde sol adımınızı atın. “Sol-Adım- Tamam”
Adımlamayı bitirdiğiniz zaman “Duruyorum, duruyorum, duruyorum” şeklinde not ederek ilk duruş pozisyonuza gelin ve durun. “Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum” diye not edin ve sağ ayağınızı kaldırmadan sağa doğru 90 derece çevirirken eş zamanlı olarak, “Dönüyor” deyin. Sol ayağınızı ayağınızı da aynı şekilde eşzamanlı not ederek çevirin ve sağ ayağınızın yanına yerleştirin. Artık sağ tarafa dönmüş durumdasınız. Döndüğünüz yönde veya yukarıdaki işlemi bir kez daha tekrar edip tamamen geriye döndükten sonra, “Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum” diye not edin ve yürümeye aynı şekilde devam edin. Bu egzersizi yapmak için evinizdeki küçük veya orta büyüklükte bir odanın size sunacağı mesafe yeterlidir. Farkındalığınızı sürekli olarak adımlarınızda tutun. Herhangi bir his veya nesne oluştuğunda adım atmayı bırakın. “Duruyorum, duruyorum, duruyorum” diye not ederek ilk duruş pozisyonuza gelin ve oluşanı not edin. “Uykuluyum, uykuluyum, uykuluyum”, “Kaşınıyor, kaşınıyor, kaşınıyor”, “Hissediyorum, hissediyorum, hissediyorum” Not etme işlemini bitirdikten sonra, “Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum” diye not edin ve dikkatinizi adımlamaya verip yine sağ adımdan başlayarak meditasyona devam edin. Farkındalığınız sürekli olarak yaptığınız harekettte olmalıdır. Bu işlem otomatik olduğunda veya dikkatiniz başka bir şeye kaydığında durun, oluşan durumu not edin ve meditasyonunuza geri dönün. Bu hareketler başlangıç seviyesinde geçerlidir ve 10-15 dakika meditasyon yeterlidir. Sonrasında yavaşça ve yaptığınız her hareketin farkına vararak oturun ve yine aynı süre ile yapacağınız oturarak meditasyona geçin.
Oturarak meditasyon için öncelikle dengeli bir oturuş pozisyonu gereklidir. Otururken bedeninizi zorlamamalı, rahat bir pozisyonda olmalısınız. Sırtınızın kendi doğal kıvrımında kalacak kadar dik olması gereklidir. Özellikle küçük çocukların fazladan emek harcamadan nasıl rahat oturduklarına dikkat edin. Aradığınız duruş aynı duruş olmalıdır. Kafanızın omuzlarınızın üstünde serbest duruş pozisyonunda olmasına izin verin; geriye kaykılmamasına dikkat edin, dik tutmak için özel çaba harcamayın. Çeneniz kendiliğinden düştüğü yerde kalmalı gözleriniz doğal istikametlerine bakmalıdır. Çeşitli oturma tekkniklerinden en yaygın olanı bağdaş kurmadır. Genel olarak üç şekilde bağdaş kurulabilir. Lotus (iki bacak biribirinin üstünde), yarım lotus (sağ bacak, sol bacak üstünde) ve normal bağdaş. Meditasyon yaparken çok sert bir yüzeyde oturmak zamanla dayanmanızı imkansız kılacak kadar ağrı verebilir. O yüzden, ince bir şilte ya da katlayarak kullanacağınız bir battaniye üzerinde oturun. Bağdaş kurduğunuzda dizlerinizin kalça seviyesinde olmasına dikkat edin. Bu bel ağrıları çekmenizi önleyecektir. Bu pozisyonu doğal olarak sağlayamıyor iseniz altınıza sert yastıklar alarak kalçalarınızı yükseltmeyi deneyin. En nihayetinde bir sandalyeye oturarak da meditasyon yapabilirsiniz. Bu durumda oturduğunuz yüzeyin yeterince sert ve düz olmasına dikkat edin, rahat koltuklar meditasyon için uygun değildir. Ellerinizi avuçlar yukarıyı gösterecek ve sağ el üstte olacak şekilde üstüste üstüste koyun. Başparmaklarınızı biribirilerine dokunacak şekilde yerleştirin. Parmakların teması yoluyla kendinize dokunmak meditasyon sırasında farkındalığınızı kendinize yöneltmenize yardım eder.
Pozisyonunuzu bulduktan sonra yavaşça ve farkına vararak gözlerinizi kapatın. Dikkatinizi gözlerinizden nefesinize kaydırın. Sakince ve rahat bir şekilde burnunuzdan nefes almaya başlayın. Nefes alıp vermeye devam ederken farkındalığınızın odağını karnınıza yöneltin. Karnınızın şişip indiğinin farkına varın. Nefes alırken, “Şişiyor”; nefes verirken, “Sönüyor” sözcükleri ile eş zamanlı olarak karnınızın hareketlerini not edin. Herhangi bir his veya nesne oluştuğunda bir nefes alım verimlik sürede onu not edin. “Duyuyorum, duyuyorum, duyuyorum”, “Sıkıcı, sıkıcı , sıkıcı”, “Kokuyor, kokuyor, kokuyor”
Yürüyerek ve oturarak meditasyona paralel olarak yapabileceğiniz iki meditasyon çeşidi daha vardır. Ayakta ve yatarak meditasyon. Ayakta meditasyonu yürümenin; yatarak meditasyonu ise oturmanın zorlaştığı durumlarda yapabilirsiniz. Mümkün olduğunca yürüyerek ve oturarak meditasyonu tercih etmeye çalışın. Özellikle, yatarak meditasyon uykuya dalma ve farkındalığın kaybolması sorununu da beraberinde getirebilir. Ayrıca, uykuya dalmadan önce başlayabileceğiniz “uykuda meditasyon” diye adlandırılan bir meditasyon çeşidi de vardır. Uyumak üzere yatağınıza giderken meditasyondan her zaman beklendiği üzere hareketlerinizin farkında olun. Rahat bir şekilde uzandıktan sonra gözlerinizi kapatın nefes alıp verirken karnınızın hareketlerini gözlemleyin. “Kalkıyor-İniyor” uykuya dalana kadar hareketleri gözlemlemeyi sürdürün. Karnınıza fazla odaklanmayın; bu uykuya dalmanızı güçleştirebilir. Yeni uyandığınızda da bir süre yatağınızda kalarak kendinizi gözlemlemeyi ve yataktan farkındalıkla kalkmayı alışkanlık haline getirin. Farkındalıkla uykuya dalmak uyanmayı kolaylaştıracak ve uykunun kalitesini artıracaktır. Zamanla uyanmak için alarm ihtiyacınız dahi ortadan kalkabilir. Mümkünse uyandıktan sonra kısa sürelerle yürüyerek ve oturarak meditasyon yapmaya çalışın.
Derler ki, mutlu kişi, saçını tararken saçını düşünen kişidir. Günlük hayatta meditasyon her şeyden önce kişinin yaptığı işin farkına varması ile sağlanabilir. Nefes egzersizleri farkındalığınızı artırmak, yaptığınız işe odaklanmak için biçilmiş kaftandır. Şimdi düşünün, son aldığınız nefes kısa mıydı, uzun muydu? Cevap veremiyorsanız büyük ihtimalle farkındalığınızın odağı okumakta olduğunuz bu satırlardaydı ve nefesiniz kısa bir nefesti. Oysa, tam da şimdi gözlerinizi bu yazıdan ayırmamış bile olsanız farkındalığınızın odağı nefesinize kaydı ve alıp vermekte olduğunuz nefesin süresi uzadı. Bunun sebebi, farkındalığınızı nefesinize çevirecek bir durum oluşmuş olmasıdır. Çoğu kişi sadece nefesleri uzunken nefes alıp verdiğinin farkındadır. Farkındalığınız nefesinize kaydığında daha derin nefes alıp veriyor olmanız normaldir. Bununla birlikte kendinizi derin nefes alıp vermeye zorlamayın; derin ve uzun nefes almaya çalışmanın farkındalığı artırmaya olumlu bir etkisi yoktur; aksine zararı vardır. Okumaya devam ederken nefesinizin uzun mu, kısa mı olduğunu sorgulamaya devam ediyor olabilirsiniz. Uzun ise sevinmenize, kısa ise yerinmenize bir sebep yok. Çünkü aslında doğru veya yanlış yok. Vipassananın gerçekleri olduğu gibi görmekten ibaret olduğunu hatırlayın.
Geriye doğru düşünürseniz, nefesinize odaklanmak için gözünüzü sayfadan bile almadan okumaya kısa bir ara verdiğiniz. Odağınızı nefesinize kaydırırken farkındalığınız çok kısa bir süreliğine okumakta olduğunuz sözcüklerden ve onların anlamlarından uzaklaşır. Fakat nefesinize odaklandıktan hemen sonra tekrar okumakta olduğunuz satırlara geri döner; okumaya bir nehrin akışı gibi teklemeden devam edebilirsiniz. Böyle bir egzersiz iki işi bir arada yapmak değildir. Her paragrafa başlarken nefesinizi kontrol etmeyi deneyin. Bunu gündelik hayatınıza yayabilirsiniz. Arada bir nefesinize odaklanıp yaptığınız işe geri dönmek yaptığınız işin kalitesini görülür bir derecede artıracaktır. Bu paragrafı okurken nefesinizin farkında olduğunuz için daha sakin olduğunuzu farkediyor olmalısınız. Özellikle uzun nefeslerin farkına daha kolay varıyor olmalısınız. Ve böyle bir farkındalığı deneyimlerken her zamankinden daha uzun nefes alıp vermeye başlarsınız; bu da tekrar dönüşerek farkındalığı daha da kolaylaştırır. Beynin doğal işleyişi böyledir; odaklanacak bir hedefin varlığı hedefin daha da belirginleşmesini sağlar. Buraya geldiğinizde nefesiniz kısaldıysa bile siz bunun farkındasınız. Çünkü artık bilen durumuna geçtiniz ve beyninizin işleyişini değiştirdiniz bile. Şu an bu yazıyı okumayı bıraksanız bile nefesinizin farkında olmaya devam edeceksiniz.
Buddha farkındalığın artırılması için kişinin sık sık nefesine odaklanmasını salık verir. Nefesinizle başlayan farkındalığınızı zamanla tüm gündelik hayatınıza yayabilirsiniz. Bu bir çok sorunu kafanızdan söküp atmanıza yardımcı olacaktır. Bununla birlikte kentlerde sıkıntıya neden olan o kadar çok dış etken vardır ki, biribiri ardına aklınıza hücum eden düşüncelerden kurtulmak mümkün olmayabilir. Özellikle günümüzde iş hayatı zaten sorunlarla doludur. Eğer çalışırkenki düşünme şekliniz yanlışsa hiçbir teknik sizi rahatsız edici düşüncelerden kurtaramaz. Sorun çözmek için uğraştığınız zamanın çoğunu daha fazla sorun üreterek harcarsınız. Her şeyden önce kendi düşüncelerinizin sizi kaygı ve sıkıntıya sürükleyip sürüklemediğini düşünün. Başka bir deyişle, düşündüğünüz için rahatsız oluyor olabilir misiniz? Aşağıdaki sorulara cevap vermeyi deneyin:
· Düşündüğünüz zaman işler zorlaşıyor; daha çok düşündükçe daha çok sıkıntılanıyorsunuz.
· Bir sorun üzerinde düşünmeyi bitirdiniz; yine de sorun bitmemiş gibi geliyor.
· Rahatlamaya çalışıyorsunuz; ama düşünceler peşinizi bırakmıyor.
· Önemsiz bir konu bile sizi sinirlendirebiliyor; en azından huzurunuzu kaçırabiliyor.
· Sebepleri düşünerek rahatsız oluyor; ya da kendinizi yargılıyorsunuz.
Kendinizi tarttıktan sonra listedeki maddelerden ne kadar çoğu size uyuyorsa o kadar çok canınız sıkılacak. Oysa listedeki maddelerin ne kadarının size uyduğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan düşündüğünüz zaman sıkıntılandığınızı farketmeniz. Başka bir deyişle, düşüncelerin temeli doğal olarak sıkıntı vericidir. Aşağıdaki listedeki önerileri deneyin:
· Her şeyden önce sıkıntıların kaynağının evdeki veya işyerindeki baskı gibi dış etkenlerden kaynaklandığını kafanızdan söküp atın. Bakış açınızı değiştirin. Kendinizi sıkıntının sizin düşünme şeklinizden kaynaklandığına inandırın. Sorunları çözebilmek için düşünme şeklinizin doğasını düzeltmelisiniz.
· Bir şey üzerinde düşünürken sıkıntılanıp sıkıntılanmadığınızı gözlemleyin. Yüz kaslarınız geriliyor mu; kaşlarınız oynuyor mu; göğsünüz daralıyor mu; elleriniz ya da ayaklarınız uyuşuyor mu? Herhangi bir belirtiyle karşılaştığınızda düşünmeyi bırakın ilginizi sıkıntının en belirgin olarak ortaya çıkan özelliğine kaydırıp gözlemleyin. Belirtinin sıkıntıya ek olarak ortaya çıktığının ayırdına varın. Ayırdına varmaktan başka bir şey yapmayın; sadece gözlemleyin. Gözlemlerken bu ek belirtinin kaybolduğunu göreceksiniz. Belirtinin kaybolması uzun ya da kısa sürebilir. Önünde sonunda yok olacaktır. Kaybolana kadar içtenlikle gözlemlemeye devam edin.
· Sıkıntılı olma halinin kaybolduğunu farkettiğiniz zaman sizi bir hafifleme hissi kaplayacaktır. Önceki sıkıntılı halinizle yeni halinizi biribirinden ayırabilmek amacıyla yaşadığınız hafiflik hissini farkına vararak gözlemleyin. Sıkıntılı ve hafif hallerinizin ayırdına varmak önemlidir; çünkü sıkıntı da rahatlık da geçicidir ve her şey sona erdiğinde aklınızda sadece varlıkları kalır. İki durumu biribirinden ayırabilme yetisini kazanana kadar gözlemlemeye devam edin. Sonunda şeyleri oldukları gibi görebiliyor olacaksınız. Sıkıntıdan kaynaklanan ağırlık hissi sadece beden ve akıl tarafından yaratılan durumdur. Arkasından gelen hafifleme hissi de bedeninizin ve aklınızın yarattığı durumdur. Sizi sonsuza kadar etkisi altında tutacak hiçbir durum yoktur. İki durum arasındaki farkları gördükçe, oluşan durumların kendiliğinden varolmadığını görmeniz kolaylaşacak.
Sadece bu üç prensipi uygulayarak rahat bir beden ve hafif bir düşünce haliyle işinize geri döndüğünüzde geçmişte kendinizi nasıl da gereksiz yere sıkıntılara soktuğunuzu farkedebilirsiniz. En verimli çalışma bedenimizin ve aklımızın açık, sakin ve huzurlu olduğu durumda yapılabilir. İş hayatınızda karşılaşacağınız, düşüncelerden oluşan yüzlerce hızlı arabanın geçişine hazırlanmak için aklınızın caddelerini temizlemeniz yararlı olacaktır. Bu satırları okurken yapabileceğiniz aşağıdaki pratikleri adım adım deneyimleyin:
· Okuma alışkanlığınızı gözlemleyin; derin bir odaklanma halinde misiniz; yoksa rahat bir halde mi? Eğer fazla odaklandıysanız sınırlı sayıda sözcük görebilirsiniz. Ama eğer yüz kaslarınızı serbest bırakıp kendinize sırtınızı ve boynunuzu dik tutarak rahat bir duruş sağlarsanız görüş açınız artacaktır. Eğer okurken fazla odaklanma alışkanlığınız varsa ilk olarak bakışlarınızın doğasını, kasılmış bedeninizi gözlemleyin ve bunun aklınızın fazla odaklanmasının bir yansıması olduğunun farkına varın. Okumayı bırakıp ruhunuzdaki baskıyı gözlemleyin. Gözlemlemeye başladıktan bir kaç saniye sonra rahatlamaya başlayacaksınız. Bu rahatlama hissini okuduğunuz diğer zamanlarda da varetmeye çalışın. Sıkıntılandıkça okumayı bırakın ve ortaya çıkan durumları gözlemleyin. Eğer bunu sıksık yaparsanız yeni bir alışkanlık olarak kazanacaksınız; ancak bu bir gecede veya bir haftada kazanabileceğiniz türde bir alışkanlık olmayabilir. Rahat okuma alışkanlığı kazanmak sizin için iyi bir başlangıç olabilir ve tam da şu an bu satırları okumaya devam ederken uygulamaya başlayabilirsiniz.
· Havası temiz, ağaçlar olan çimlerle kaplı bir yere gidin. Gökyüzü açıksa ve siz yalın ayak yürüyebilirseniz mükemmel olur. Gözleriniz çiçekleri görebiliyorken, kulaklarınız kuşların şakımasını duyabiliyorken, ayaklarınız çimenlere değiyorken aklınızdan geçenleri gözlemleyin. Eğer düşünceleriniz gördüğünüz çiçeklerde, duyduğunuz kuş seslerinde, ayaklarınızın dokunduğu çimlerde değilse sıkıntıyı vareden kaynağı yakaladınız demektir. Bunun bir istisnası olmadığını bilmelisiniz; sevgilinizle o özel anı, güzellikleri paylaşmayı bile düşünürseniz sıkıntının kaynağındasınız. Aklınızda ağaçların ve çiçeklerin şekilleri, renkleri, kokuları varsa sıkıntıdan uzak olduğunuz söylenebilir.
· Gün içinde birisiyle buluşup bir şey üzerinde konuşurken; ya da yalnızken ve bir konu üzerinde düşünürken sıkıntılı olup olmadığınızı gözlemleyin ve sonra düşünün. Veya düşündükçe daha da sıkılın. Ya da sıkıntısız olduğunuzu görün ve sonra düşünün. Sıkıntının sadece gözlemlenebilecek bir durum olduğunu anlayana kadar bunları tekrar edin. Sıkıntıdan uzak olmak da sadece gözlemlenebilecek bir durumdur. Sizi siz yapan herhangi bir özel durum yoktur. Kendinizi hiç bir duruma bağlamıyorsanız basit anlamıyla vipassana yaptığınız söylenebilir.
Bir kaç gün pratiklerinizi sürdürün ve kendinizi aşağıdaki listeye göre değerlendirin. Eğer listedeki koşullar daha sık oluşmaya başlıyorsa; ya da düzenli bir hal alıyorsa düşünmekten kaynaklanan sıkıntılardan uzaklaşıyorsunuz.
· Düşünürken rahatsınız. Sanki düşündükçe farkındalığınız artıyor.
· Düşünmeyi bitirdiğinizde kendinizi hafif hissediyorsunuz. İşinizi yapacak başka bir şey kalmadan bitirdiniz.
· Dinlenmeye çekildiğinizde kendinizi özgür ve rahat hissediyorsunuz.
· Gerçekten de ciddi bir sorunla karşılaştığınızda bile yüzünüz gergin değil; bedeniniz hala rahat bir duruş sergiliyor.
· Zamana bağlı bir şeyin sonucunu beklerken sakinsiniz. Ve düşünmeye çok az emek harcayarak iyi sonuçlar alıyorsunuz.
Kendinizi değerlendirdiğinizde bu listedekileri görüyorsanız sıkıntı ve gerginliğin farkındalıktan uzak olduğunuz zamanlarda ortaya çıktığını gözlemleyin. Rahat bir beden ve ruh haline sızan azıcık sıkıntının bile geçici olduğunun ayırdına varın. Siz farkında olduğunuz anda o dahi kaybolacaktır. Bir kere yokolmasını sağlamanın sıkıntının sonsuza kadar kaybolması demek olmadığını da bilin. Sıkıntı tamamen kontrolünüz altında değildir; çünkü size ait değildir. Ve aynı şekilde siz de onun kölesi değilsiniz.
Meditasyon ile aklınızda ve bedeninizde oluşan düşünce ve hislerin ortaya çıkışını, devam edişini ve yokoluşunu gözledikçe kalıcı olmadıklarını anlamak kolaylaşır. Fiziksel ve ussal varoluş kendilerini varetmediği gibi kontrol de edilemezler. Bedeninize ve düşüncelerinize bağımlı olmaktan kurtulduğunuz zaman özgür kalırsınız. Meditasyon sizi “gerçekleri olduğu görmek” vasıtasıyla özgürlüğe götüren bir yoldur. Bu yazıda okuduğunuz pratiklerin hayatınızda olumlu katkılar sağladığını düşünüyorsanız ve bu yolda daha da ilerlemek isterseniz Tayland’daki bir çok meditasyon merkezi ve manastır sizleri gerçeğe giden yolda öğrenci olarak kabul etmekten mutluluk duyacaktır. Güleryüzlü öğretmenleriyle karşılıksız eğitim veren tarihi Chom Thong Manastırı da bunlardan bir tanesidir. Yolunuz kuzeye düşerse Chom Thong Manastırı’nda ailesi ile birlikte yaşayan Thanat Chindaporn’u ziyaret etmeyi de hesaba katabilirsiniz; size tarihi manastırı gezdirip meditasyon hakkında bilgi verirken gözlerindeki ışıltıyı görebilirsiniz.
14 Aralık 2008
Meditasyon
Başlarda meditasyon programının gerisinde gidiyordum. Öğretmene kafamda dönüp duran düşüncelerle boğuşmanın çok zor olduğunu anlatıp durdum. O da bana boğuşmamam, onları not edip bırakmam gerektiğini anlattı. Söylediklerini uygulamak o kadar zordu ki... Oysa adamın istediği yürümek ve oturmaktan ibaret ; geri kalan her şeyin farkına var ve bırak gitsin diyor. Bir süre sonra yola geldim; öğretmenin dediklerini dediği şekilde yapabilmeye başladım. Canım çok acıdı hareketsiz bağdaş kurup otururken, acı gelip geçti. Zamanla düşüncelerimi seyretmeyi öğrendim. Onlar da film şeridi gibi geçtiler gittiler aklımdan. Onları kontrol edemiyordum; kontrol edemeyeceğimi öğrendim. Hiçbiri benim değildi, benim olmayan şeyleri nasıl kontrol edebilirdim? Buddha bedenimiz dahil, hiçbir şeyin aslında bize ait olmadığını söylüyordu. Doğup büyümeyi ve ölümü kontrol edemeyiz; hastalıkları kontrol edemeyiz. Sonra, acı çekmenin olan bitene faydası olmadığı görmeye başladım. Önce beni dinlemeyen bedenimi, sonra hiçbir şeyi dinlemeyen aklımı dinlemeyi öğrendim. Bir zaman sonra, öğretmenim değişti. Başöğretmen aldı beni yanına. Onun yanında ilerlemem hızlandı. Maymun gibi oradan oraya zıplayan, bir türlü yerinde durmayan aklımı durdurmayı, düşüncelerden arındırmayı öğrendim. İnsan ancak düşüncelerinden kurtulabilirse özgür oluyor...
Başöğretmen 21 günlük meditasyonumun bitmesine bir hafta kala, daha ne kadar kalabileceğimi sordu. “Ne kadar gerekiyorsa ve ne kadar ağırlarsanız” dedim. Hemen yanımda ofisi aradı Tayca konuşmasının ardından, “Kalma konusunu dert etme” dedi. Daha önce meditasyonu uzatılan kız gibi olacak diye düşündüm. Benim meditasyonumu da ben bitirmeye hazır olana kadar devam ettireceklerdi. Ama her şey zamanına uygun gitti, 21 günlük meditasyonum 21 günde bitti. Yaşanılan anda olmak gerektiği için bir türlü soramamıştım, meditasyonum bitince sordum, “Neden kalışımı uzattınız? Aklınızda bir şey mi var?” Öğretmen, 10 günlük ikinci ve ileri düzey meditasyona başlamamı istedi. E, zaten ortalıkta dolanacak param da yok. Memlekete dönmek istemiyorum, kış vakti sokaklarda sürtemem. Büyük bir memnuniyetle kabul ettim. O da bitti, artık giterim diye düşünürken öğretmen beni yanına alma planından bahsetti, “Başkalarına da yardım edebilirsin” dedi. Ve öğretmenliği öğretmeye başladı.
10 gündür de, öğretmeyi öğreniyorum. Rüya gibi... Kapıdan beş kuruşsuz,karnım aç girmiştim. Karnımı doyurdular, yatacak yer verdiler ve Buddha’nın meditasyonunu öğretmeyi öğretiyorlar. İşin garibi, Darma, Karma, Buddha, Budizm’le ilgili de pek bir şey öğrenmedim. Kanımın deli aktığı zamanlarda olsa, bunlar beni devşirmeye çalışıyor derdim. Bir kelime din de konuşmadık kırk gündür. Bugün, yarın yola çıkacağımı söylediğimde, “İstediğin kadar kalabilirsin, biz senden memnunuz; ama gidecek yolun varsa güle güle” dedi başöğretmen.
Gidecek yolum var, Hindistan beni bekler. O pisliği, gürültüyü, karmaşayı özledim. Burada kalırsam derviş olup çıkacağım. Bir gün sohbet ederken son paramı da Brezilya bileti aldığım seyahat acentasına kaptırdığımı, geri alamadığımı anlatmıştım. Hindistan’da, beş kuruşsuz ne yapacağımı sordular. “Burada beş kuruşsuz ne yapıyorum ki?” dedim. Yardım isteyip istemediğimi sordular. “Siz, yeterinden fazla yardım ettiniz. Hem Hindistan biletim var, sonrasını orada düşünürüm” dedim. Kanadalı sınıf arkadaşım Jodie aldı uçak biletimi, karşılığında Hindistan’da ona rehberlik yapacağım. Aslında bir çift de ayakkabı alacaktı bana, “Hem doğum günü hediyesi olur; hem de yanımda terliklerle dolaşmanı istemiyorum” dedi. Memleketten giyip geldiğim ayakkabılar paralandı, terlikle geziyorum. Düşünceli kız, gözünden kaçmamış. Çok sevindim bir çift yürüyüş ayakkabısına. Sonra, geçenlerde telefonda “Alamayacağım, hesabımı kontrol ettim, yeterli param yokmuş” dedi. “Düşünme!” dedim kendi kendime.
Jodie’ye “Canın sağolsun” dedim ne diyeyim. Dört gün önce hesabını tekrar kontrol etmiş, 3000 Baht verebilirmiş bana. E, o da yeter ayakkabılara. Bir gün sonra da, “Aslında 2500 Baht versem daha iyi olur” dedi. Hala sevinçten uçuyorum. Dün sabah, “Sen beğendiğin ayakkabıyı al, ben parasını Hindistan’da veririm” dedi. Karnımı doyuracağım parayla ayakkabı beğenmeyi gözüm yemedi. Üstelik canım da sıkıldı. “Jodie, o ayakkabılar hediye olacaktı. Böyle borçla hediye olmaz ki, hem de benim param yok. Yine de sağol, düşünmen yeterli. Sanırım ayakkabı almasam daha iyi dedim.” Benim söylediklerime de onun canı sıkıldı. Akşam baktım, üzeri yazılı bir zarfla gelmiş, zarfı uzattı. “Teşekkür ederim; ama alamam. Doğum günüm geçeli zaten bir ay oldu. Sağol, almış sayıyorum” dedim. “Ama bu doğum günü hediyesi değil” dedi. Baktım zarfın üzerinde “Happy R2 Day!” yazıyor. Alamayacağımı tekrar ettim. Nedenini sordu; ben de dürüst oldum, “Sürekli değişen, bir kaybolup bir gelen hediyeyle kendimi iyi hissetmiyorum. Hem zaten ayağıma giyecek bir şeylerim var, sağol” dedim. “O terliklerle yürüyemezsin” dedi. “Yürürüm” dedim, “Hem ben şanslı sayılırım; çıplak ayakla yürüyen hacılarla dolu Hindistan. Gidince görürsün” Yine sıkıldı; ben de, “Sütü sen ısmarlasana” dedim ve konuyu değiştirdim. İçim gitti ayakkabılarla beraber; ama gün gün kaybolup geri gelen ayakkabılardan daha güzel terliklerim benim.
Parayla ayakkabı satın alınabiliyor.
Ama o ayakkabılar mutlu etmeyebiliyor.
Mutluluk beleşe...
04 Kasım 2008
İnziva
Ben hayal içinde yaşayan bir adamım...
Tayland maceralarımı yazamadım. Nasıl yazacağımı bilmiyordum. Unutmaya çalıştıklarımı satırlara dökemezdim. Ben de, bir arkadaşımın sözünü tersten tuttum. Bana yazdığı mektubunda, insan aklının unutarak ihanet ettiğinden dem vurarak ne olursa olsun yazmayı ertelememi öğütlüyordu. Aklım bana ihanet etsin istedim...
Başa dönelim.
Hindistan’da ayağımı burktuğum için uçağımı kaçırmış ve bunu söylemek için karımı telefonla aramıştım. Aslında ters olan bir şey yoktu. Ama yine de içime kötü bir his doğdu. O hissi de Hindistan’dayken yazdığım son yazıda tarif etmiştim aslında.
Akşam üstü Tayland’a vardım. Gece kalkan trenle yolculuğumun son durağı ChiangMai’ye yola koyuldum. İlk rotam Chennai/Hindistan-ChiangMai/Tayland (Çennayi-Çenmayi) idi. Ertesi öğleden sonra eşimle ChiangMai’de buluştuk. Sabaha kadar karı koca kaldık. Ertesi sabah hayal kırıklıkları, huzursuzluklar, utanç ve korkularla dolu günler başladı. Detayları yine de anlatamayacağım.
Eşimle iki yıl yaşayacak kadar parayla geldiğim Tayland’da ilk yirmi günde giden paralardan sonraki altı ayı tek başıma geçirmeyi başardım. Asıl güzel kısım da orada aslında. Bir süre Bangkok’da kaldım. Ne yapacağım bilmiyordum. Tayland’ı terketmek istedim; ama nereye gideceğimi de bilemedim. İşte o sıralarda şimdi mezunu olduğum masaj okuluna başladım.
Daha farkında değildim; ama benim için cennetlik günler başlamıştı. İlk bir kaç hafta herkesden uzak kaldım. Canım çok sıkkındı. Öğle paydoslarında kaynaşmakta olan yeni arkadaşlarımla yemeğe gitmek yerine yakınlardaki bir tapınağa gidiyor; meditasyon yaparak kendimi dinliyordum. Kahvaltı ile öğlen yemeğini ve öğle yemeğiyle akşam yemeğini birleştirmiştim. Tayland’da tüm öğünlerde aynı şeyler yeniyor; kahvaltıda öğlen ve akşam yenilenden farklı bir şey yok. Sabahın erken saatlerinde o zehir gibi acı yemeklere zaten bir türlü alışamadım. Birleştirdiğim öğünlerle daha çok yiyor; karnımı daha ucuza doyuruyordum. Arada sırada bana tadı kötü gelen şeyler yediğim oldu. Ama doğrusu, tad dediğimiz şey gırtlağımızdan geçene kadar, sonrası aynı. Bunu da budist rahiplerden öğrendim.
Okuldan uzakta Taylandlıların kaldığı bir apartmanda oda tutmuştum. Sınıf arkadaşlarımın hemen hepsi yakınlardaki otellerde benim verdiğimin en az iki katı ücrete kalıyorlardı. Bir bisiklet almayı düşündüm; ama sonradan ikinci el olarak geri satamam diye düşünerek almadım. Okula yürüyerek gelip gidiyordum. Daha Hindistan’dayken bedenimdeki yağlardan kurtulmuş; neredeyse Harbiye’den yeni mezun olduğum zamanlardaki halime dönmüştüm. Sıkıntılardan dolayı sürekli gergin yüzüm, sert doğu avrupa aksanım ve gür sesim herkesi bende uzak tutuyordu. O zamanlar uzamış kara bıyıklarımın da yardımıyla arkadaşlarımın kafalarında yabani bir adam olmuştum.
Üçüncü haftaydı sanırım, Katalan (İspanyol) Manel’le Tok Sen denilen tahta bir çivi ve çekiçle yapılan bir tür masajın pratiği yapıyorduk. Öğlen arasında çoğunlukla yaptığım gibi tapınağa gittim. Buddha’nın heykeli önünde bağdaş kurmuş otururken içim huzur doluverdi. Çıktım dışarı, ortalık günlük güneşlik. Daldım ara sokaklara. Uzun bir yürüyüş yaptım. Uzun zamandır omuzlarım düşüktü; arka sokaklarda gezinirken kendimi tekrar başı dik, gözleri ileride yürürken buldum. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım; sınıfa geç kalmıştım. Geç kaldığıma değimişti; keyifle okulun kapısından daldım. Bacaklarımı aça aça merdivenleri tırmanıp sınıfa daldım. Beni gören Manel, “R2(Artu)seninle pratik yapacaktık, ben seni beklemek zorunda mıyım? Neden geç kaldın?” dedi. Adam İspanyol; o da bağıra bağıra konuşuyor, ben de... “Mutluydum dostum” dedim. Bütün sınıf bizi dinliyordu. Manel, “Ben adama neden geç kaldın diyorum, mutluydum diyor. Böyle özür mü olurmuş?” diye söylenirken herkes kahkahadan kırılıyordu. Uruguay’lı Elisabeth ile Afrikalı Josephine bana baktıkça güldüler. Onlar güldükçe ben güldüm ve buzlar eridi. Sonraki günlerde tüm arkadaşlarımla sarmaş dolaştım. Masaj çalışıyorduk, biribirimizin tenine sürekli dokunuyorduk. Bu yakınlaşmayı çok kolaylaştırdı. Zaten herkes sarmaş dolaştı ; o günden sonra arkadaşlarım ve öğretmenlerimle kardeş gibiydik...
Daha önce meditasyon için kaldığım tapınakta baş rahibin ilk sözü “Vermeye şimdi başlayın” olmuştu. Rahibin sözünü tuttum. Kendi dertlerimle başa çıkmaya çalışırken diğerlerinin de yardımına koşmaya çalıştım. Zaten harcayacak param yoktu, masaj dışında günüm sokaklarda sürterek geçiyordu. Etraftaki Taylarla ve arkadaşlarımla iyice samimi olduk. İnsanlar bana sevgi gösterdikçe kendimi iyi hissettim. Karşılığında onlara verebileceğim tek şey olan arkadaşlığımı verdim. İyilik demek abartılı olur; ama sürekli iyi şeyler yapmaya çalıştım. Kötü olan her şeyi unuttum, her şeyi affettim o arada. Artık eski demem gereken karıma bile yardım ettim. Günlerim mutlu olmakla ve mutlu etmekle geçti.
Okul bitmeyecek gibiydi; ama bitti. Diğer arkadaşlarımı uğurladıktan sonra ben okulda kalmaya devam ettim. Hem bir ara incittiğim boynum yüzünden yapamadığım, seyretmekle yetindiğim pratikleri takviye ettim; hem de öğretmenlik pratiği yaptım. Öğrencilerimle de iyi anlaştık. Öğrenciler geldi, gitti ben biraz daha uzun kaldım. En sonunda param bitti. Artık bir şeyler yapmak zamanıydı. Yatırımı yaparken Tayland’da İngilizce öğretip kalmaya devam etmeyi planlamıştım. Ama o benim için iyi bir iş olmayacaktı. İngilizce öğretirken ister istemez müfredattaki “I’m cool man!” türü Amerikan kültürünü de aşılayacaktım. Yine de olurdu da, bu masaj işini sevdim. Tayland’da masaj öğretmenliği yapabilirim; ama ayda 8.000 Baht’tan fazlasını kazanmam pek mümkün değil. İngilizce öğretmenliğinden 32.000 Baht artı konaklama teklifi bir kere almıştım; daha yüksek de alabilirdim.
O arada Nikaragua imkanı çıktı. Oraya gitmek için önce bir arkadaşımdan borç aldım. Sağolsun, sormadan bilet paramı verdi bana. Ama sonrasında da zorluklar devam etti. Benim param Amerika üzerinden gitmeye yetiyordu; ama Amerika transit vize istiyordu. Onu da burada alamıyordum. Çaresiz kaldım, İstanbul üzerinden gidersem orada biraz konaklar, sevdiklerimi görür; üstüne de masaj dersleri verip yol paramı çıkarırdım. Hatta ihtiyacımın fazlasıyla daha önce masaj dersi verdiğim kimsesiz, aileleri ceza evinde, HIV taşıyıcısı, ya da mülteci çocuklara bir iyilik daha yapabilirdim. Eğer çok şanslıysam yola çıkmadan önce arkadaşıma borcumu bile öderdim. Nikaragua’yı erteleyemedim, iptal oldu. Ama zaten İspanyolca öğrenmek istiyordum, yeni fırsatlar da çıkardı. Facebook’tan bir grup kurup insanları okuluma davet ettim. Gidip ders alacaklar için balıkçı pantolonu ve gömleklerden oluşan setleri aldım. Son paramın bir kısmını da buna yatırdım. Elbiseleri postalayabilmek için kendime yeni para göndermem gerekti. İnternet bankacılığından Moneygram ile kendime para transfer ettiğimde şifre gönderebilmeleri ve onay için arayabilmeleri amacıyla Türk telefonumu açmıştım. Çok geçmeden telefon çaldı. Arayan banka değil, bir insan kaynakları firmasıydı. Eğer kariyerimde bir değişiklik düşünüyorsam benimle görüşmek istiyorlardı.
İlk an farkında bile değildim; o an yurtdışında olduğumu ve hafta başı İstanbul’da olacağımı söyledim. Telefonu kapattıktan sonra aklım başıma geldi. Kalbim duracak gibi oldu bir an. O telefon aylardır kapalıydı ve ben bir kaç dakikalığına açtığımda beni bulmuşlardı. Sistem beni çağırıyordu. Bu defa en ucuzundan zaman geçirip hem üstüne hafta sonları da masaj yapıp, ders vererek iyi para biriktirebilir; parasız olmaktan kaynaklanan çaresizliğimden kurtulup yeniden yolların tadını çıkarabilirdim. Şeytana böyle uyuluyor sanırım. Dışına çıkmak için yıllarca beklediğim sistemin çarkları arasına girmeyi göze alamayıp İstanbul biletini almadım. Elbiseleri satın aldığım kadına düşüğüne geri verdim. Bütün seyahat acentelerini tekrar dolaşıp bu defa avrupa üzerinden giden uçak aradım. İstanbul’a gelemeyeceğimi; masaj okulunun açılışını ertelediğimi özürlerimle bildirecektim dostlarıma. Almanya üzerinden bir bilet buldum. Verebileceğimden bir kaç yüz dolar pahalıydı; ama bir şekilde hallederim diye düşünüp bileti istedim. Adam, bir kontrol etti ki, Almanya da transit vize istiyor. İstanbul beni çekiyor içine; güven vaadediyor, gelecek vaad ediyor. Aklım bir o yana gidiyor; bir bu yana. Kararlarım düşüncelerimden hızla değişiyor, ben ikisini de takip edemiyorum...
Aklım bir karış hava da dolanırken seyahat acentasındaki adamı gördüm. “Gel seni başka bir yere göndereyim!” dedi. “Nereye?” dedim; “Gel beraber bakalım” dedi.
Ben kırmızı hapı aldım.
Bu satırları Bangkok’ta daracık, gürültülü otel odamdan yazıyorum. Yarın gece Bangkok’tan kalkacak uçakla Sao Paolo, Brazilya’ya uçuyorum. Güney Amerika'ya Dubai üzerinden gidiyorum. Vizeye ihtiyacım kalmadı; ama hiç param da kalmadı. Üstüne, bilet ücreti benim bankadaki tüm paramdan fazla olduğu için kredi kartıma borçlandım. Brezilya’ya varınca cebimde yüz dolardan biraz daha fazla olacak. Oradan kuzeye doğru yollara düşer; şanlıysam Orta Amerika'ya varırım. Yolda para için masaj önereceğim.
Ben hayal içinde yaşıyorum.
Almak isteyen olursa hayali masaj da satıyorum.
Bir gün memlekete dönebilirsem onu gerçek bir cennetlik masajla takas etmeye söz veriyorum.

Dün öğleden sonra girdim tapınağa. Kocaman bir yer, inzivaya çekilmiş yerlilerle dolu. Yabancılar için altı kişilik kadro var; benimle birlikte beşi dolmuş oldu. “Bugün yarın bir kişi daha gelir” dediler...
Hemen odamı gösterdiler. Bir yere bırakamadığım eşyalarımı yığdım odaya. Memlekete göndereceğim paketi gönderememiştim. Onu da yanımda getirdim. 180 YTL karşılığı Baht istediler. 445 YTL’ye uçak gördüm İstanbul’a giden, gidebilsem de kendim götürsem daha iyi. Göndereceğim paket doğumgünümden önce ulaşsın istemiştim. Doğumgünümde tapınakta olacağım; kendimi hatırlatayım dedim. Olmadı; postalamaya verecek kadar param yok. Gönderemememin ayrıca bir anlamı var tabii; sadece anlamın ne olduğunu ben bilmiyorum henüz... Ya da biliyorum da, düşünmek istemiyorum.
Annemden uzun zamandır haber yok. Zor durumda olduğumu düşündüğü için kaçıyor. Ne zaman zor durumda kalsam, başım belaya girse annem saklanacak delik arar. Yine aynı durum söz konusu. Her zaman arkadaşlarıma sarılırdım; bu sefer onlara da sarılamadım. Yorgundum, uzanmıyordu elim kimseye. Sevgilim de uzun zamandır beni görmemezlikten geliyor. Karşılaştığımızda konuşmuyor; ondan da bir umut yok. Artık kimsesiz olduğumu tam anlamıyla kabul etmenin zamanı gelmişti sanırım.
Yalnızlığı seviyorum da, kimsesiz olduğumu kabul etmek hep zor geldi. Annem-babam varken öksüz-yetim olmak zordu. Yıllar önce bir arkadaşım yeşil bir tükenmez kalemin öyküsünü anlatmıştı. Tükenmez bitmişti; ama adam onda anısı olduğu için taşımaya devam ediyordu. Ne zaman bir kalem ihtiyacı olsa eli tükenmeze gidiyordu. Ama tükenmez tükenmişti, yazmıyordu. Adam da iki arada bir derede yaşamaya devam ediyordu. Kalemi vardı, yazmıyordu. Yeni kalem alamıyordu; çünkü zaten bir kalemi vardı. Benim yeşil tükenmezim benim annem. Ne zaman kendimi kötü hissetsem annem aklıma gelir. Annem de darda olduğumu anladığı an ortadan yokolur. O olduğu kadar annem; ben de olduğum kadar onun oğluyum. Beni seviyor biliyorum; sadece bebekken dinleyemediği ağlamalarımı büyükken hiç dinleyemiyor.
Beni hala onun sütüne muhtaç bir bebekken neden evden gönderdiğini sorduğumda ya inkar ediyor; ya da, “O zamanlar herkes öyle yapıyordu” diyor. Bunlar yeni mazeretler; eskiden hep özel olduğum gerekçesiyle evden uzaklaştırıldığımı dinlerdim. Özel olmak bir suç mu diye çok düşündüm. Ben de özel olduğuma inanmıştım çünkü. Daha yeni aklımı başıma devşirebildim; dokuz aylık bir bebek evden gidecek ne özelliğe sahip olabilir? Beni özel yapan erkek olmamdı. Babam ilk günden beni evde istemedi. Babası ile sorunları vardı; onun gibi olmak istemiyordu. Hep bir kız çocuğu istedi, ben dünyaya geldim. Hayatım ona suçsuz olduğumu kanıtlamakla geçti. Herkese suçsuz olduğumu kanıtlamaya uğraştım sonra. Annem hem beni istemeyen babamla; hem de benimle aynı anda uğraşamadı. Sonuçta, yavru kuş daha uçmayı öğrenmeden yuvadan gitti. Sakince konuşmayı çok istedim, annem her şeyi olduğu gibi anlatsın istedim. Ama her sorduğumda onu suçladığımı sanıyor; konuşamıyoruz. Belki de, kendisi kendisini suçluyor. En kolayı olmamış saymak. Olmadı bir şey; ama ben evden ve kardeşlerimden ayrı büyüdüm. Kendi ayaklarım üzerinde durdum; kendi kendime hallettim herbir şeyi. Hiçbir zaman kendime güvenemedim halledeceğime dair. Hep uçtum; ama ilk denememdeki düşüşümün korkusu hep kaldı. Giriştiğim her işin altından kalktım; ama hep bitirememekten korkarak başladım. Düşersem beni yakalayacak birilerine bakındım. Hiç de bulamadım; tıpkı şimdi olduğu gibi...
Aşık olduğumda sadece aşk arıyorum; geri kalan her şeyi kendim halledebilirim. Başlarda tüm sevgililerime zor günler geçirtirim. Aşkı sınarım farkında olmadan, yanımda olup olmayacaklarını görmek isterim. İlişkinin başlarında affederler beni. Beklentim yokken fazla fazla ilgi görürüm. Zaman geçip ilişki sıradanlaşmaya başlayınca o affedilmiş sorunlar birer birer çıkar önüme. İstediğim ilgi yerine, başlarda kabul etmediğim ilgiye dair eleştiriler alırım. Bunlar aylar, yıllar önceydi diyemem. Açıklamaya kalkarım, anlatmaya çalışırım. Hiçbir açıklama yetmez sorgulamaya başlayınca. Yeni açıklamalar, yeni açıklarla gelir. O açıklar da hiçbir zaman kapanmaz; açıldıkça açılır. Sonunda da artık hiçbir şekilde kapanmayacak hale gelir, biter...
Öğretmenim David, istersem dışarı çıkıp internete girebileceğimi söyledi. “Ben burada, bu anı yaşamak istiyorum” dediğimde,“Kendini zorlamaktansa gidip bakman daha doğru olabilir. Zaman geçtikçe zaten gitmez olacaksın” dedi. Yine de çıkmak istemiyorum. Dün inzivaya çekilmeden önce sevgilime birkaç mektup yazmıştım. Hiçbirine cevap gelmediğini görmek içimi rahatlatmayacak ki... Cevap gelmediğini biliyor olmam ise bir şekilde malum olduğundan değil; Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Sevgilim bir kaç defa sitemle ondan önceki kadınlara öyküler yazdığımı; ona hiç yazmadığımı söylemişti. Aynı konunun tekrar açılmış olmasından anlamıştım ki; aslında öykülerin gerçek olmadığı, olduğu kadarının da, artık ilişkinin bitmiş oluşundan kaynaklandığına dair açıklamalarım onu tatmin etmemişti. Emin değilim; şu an ilişkimizin nereye gittiğini bilmiyorum. Belki o da çok istediği öyküsüne kavuşacak yakında; belki de bu yazdığım da onun öyküsüdür. İlişkimizin nereye gittiğini bilmiyorum. Bir ilişki olup olmadığınden bile emin değilim. O ne düşündüğünü söylemiyor; ben de ısrar edip soramıyorum. Şimdiye kadar böyle idare ettik. Belki de artık onu sevgili olarak görmememi istemiyor. Zaten, bu gidişle ne kadar devam edebilirim bilmiyorum. Onu hala sevdiğimi biliyorum; tüm bildiğim de bu. Gelecek ne getirecekse kabul edeceğim. Yaklaşık ikibuçuk ay önce, Budist Üniversite’sindeki tapınaktaki meditasyonum sırasında geleceğimi yazan bir fal-şiir çekmiştim. Şiir Tayca’ydı; çat pat İngilizce konuşan rahiplerden birine gittim ve anlamını sordum. Adam İngilizce’sinin şiiri doğru çevirmeye yetmeyeceğini, ama şiirdeki örneği benim için çevireceğini söyledi. Kendi içime giden yolun çok uzun ve zor engellerle doluymuş. O yolda ilerlemenin ağır bir kayayı yokuş yukarı yuvarlayarak dağın tepesine taşımaktan farksız olacakmış. Kaya boşalıp defalarca yokuş aşağı yuvarlanacakmış; her seferinde azimle tekrar yukarı taşımam gerekiyormuş. Bunu söyledikten sonra, bu şiirin en oradaki en ağır gelecek tahminlerinden birini içerdiğini söyleyip insanın geleceğini kendisinin şekillendirdiğini hatırlattı. Dolayısı ile eğer istersem o şiiri bırakıp yeni bir tane çekebilirdim ve yaptığım yanlış olmazdı. Rahibe, yüzleşmem gerekenleri kabul etmeye istekli olduğumu söyledim ve şiiri geri bırakmadım. Zaten şiir o zamana kadarki hayatımın bir özetiydi. Hayatımda, bir şeyleri kolay elde ettiğim hiç söylenemez. Yine öyle gibi görünüyordu; sadece artık ben şikayet etmiyordum. Şimdi de hayatın karşıma çıkaracaklarını kabul etmeye hazırlanıyorum. Artık hazırlığımı kendime göre yapmaya başladım. Daha henüz çıkan şiirin anlamını bilmiyorum. Akşamüstü çevirisi için İngilizce bilen birilerine bakacağım. Ne çıkarsa şimdiden kabul ediyorum. İnzivadan çıkınca kabul etmek zorunda kalacağım şeyler olabilir. Onları da kabul ediyorum. Şimdi olsa kabul etmek zorunda kalacağım şeyler değişebilir. Hayat değişimlerle deviniyor. Ben de bu sürekli değişen hayatın parçalarından biriyim, değişiyorum. Yeni şiir için hayırlısı diyorum sadece; başka bir şey demiyorum, diyemiyorum.
Son zamanlarda kafam çok karışıktı. Soranlara, evimi özledim diyordum... “Eee, Amerikalarda ne işin var; evine git o zaman” diyenlere ise, “Evim yok ki..” diyemiyordum. Öyle bir hale geldim ki, onlara gösteremediğim şeyi kendim de göremez oldum. Aldığım Brezilya biletini eve giderim diye geri verdiğimde, gerçek yüzüme tokat gibi çarptı; alamadım İstanbul biletini. Evim olmadığı o zaman aklıma geldi. İyi oldu belki de, bu tapınağa geldim. Kimsesizlerin kimsesi oluyor burada tapınaklar. Çocuklara eğitim veriyor, açları doyuruyor, yatacak yer veriyor. Bana da, “Sen kimsin, neden girmek istiyorsun?” demediler; yerleri varmış kabul ettiler. Ben de sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi başladım meditasyona, “Yorgunum, dinleneyim” demedim. Henüz maymun gibi oradan oraya zıplayan aklımı durduramıyorum; ama çalışarak başaracağım.
Burada her gün saat dörtte kalkıp, kendi odalarımızda iki saat meditasyon yapmamız bekleniyor. Tabii, sadece bekleniyor. Kendi odalarımızda meditasyon yapıp yapmadığımızı kimse bilemez. Ben bugün üçbuçukta uyandım. Bana üstümü örtecek battaniye ve altıma serecek pamuklu şilte vermeyi unutmuşlardı; benim de istemek aklıma gelmedi. Sonuçta, geceyi üstünde sert bir bir plastik şilte olan tahta yatakta geçirdim. Sertliği neyse, bu kadar olmasa da sert yatak severim zaten; ama, Hindistan’dan aldığım ince küçük şal beni soğuktan korumaya yetmedi. Bütün gece uyanıp uyanıp oramı buramı örtmeye çalıştım. Saat üçbuçukta da, artık çabalamaktan vazgeçip kalktım, meditasyon yapmaya başladım. Başlarda iyiydi; ama biraz zaman geçip kuşlar yeni başlayan günü şarkılarıyla karşılamaya başlayınca bütün konsantrasyonum kaçtı. Aslında, zaten meditasyon için her zaman sessiz, huzurlu ortamlar bulmak mümkün değil. Üstelik yanlış düşünüyor olabilirim; ama sanki sürekli huzur sağlanabilse meditasyona gerek kalmaz. Gürültünün ortasında sessizce dolaş diyen tapınak duvarındaki yazıyı daha iyi anlıyorum şimdi. Sonuç olarak ilk sabahım meditasyon açısından pek verimli geçmedi; ama dert etmiyorum. Bugün, bütün gün ve yarın sabah tekrar deneyeceğim. Ayrıca, bugün veya yarın çıkıp internetten bu yazdıklarımı da yolculuk günlüğüme eklemeyi düşünüyorum. Elektronik postalarımı kontrol etmek istemiyorum. Yine de biliyorum ki gözüm ister istemez kayacak. Zamanımı internette birileriyle mektuplaşarak geçirmek istemiyorum. Belki de David’in sözünü tutmalıyım. Üzerinde durmadan pratiğimi devam ettirmeli; kafam mektuplara takıldığında da çıkıp bakmalıyım.
Kahvaltının ardından meditasyon odasına gidip orada pratik yapmaya başladım. Biri yürürken; biri otururken olmak üzere on dakikalık iki seansın ardından onbeş-yirmi dakika ara vermemi söylemişlerdi. Ben de verdiğim arada oturdum Buddha heykelinin yanında bulduğum meditasyonla ilgili bir kitabı okumaya başladım. Başöğretmen meditasyon odasında beni okurken buldu. Okumayı bırakmamı istedi; girerken bir şey okuma demişlerdi zaten. Ama ben onu, meditasyon dışında bir şey okumamak olarak algılamıştım. Meditasyonla ilgili bir kitap okuduğumu söyledim. “Hiçbir şey okuma, bilmen gerekenleri biz öğretiyoruz zaten. O kitabı inziva bittikten sonra okursun” dedi. Öğrettikleri de sadece oturma teknikleri, yürüme teknikleri. Sonrasında öğretmenimle sohbet ederken neden okumamamı istediklerini sordum. Öğrenmenin üç yolu olduğunu söyledi. Birincisi kopyalayarak; ikincisi düşünerek; üçüncüsü ise meditasyon yoluyla. “İlk ikisini senin yerine yapabilecek kişiler bulabilirsin. Bill Gates bir sürü mühendis istihdam ediyor, onun yerine onlar yapıyorlar işleri; ama üçüncüsünü kimse senin yerine yapamaz. Herkes kendi meditasyonunu ancak kendisi yapabilir. Kitapta başka birinin deneyimi var. Sen kendi gerçeğini kendin keşfetmelisin” dedi. Daha girmeden bir kaç gün önce arkadaşım Ersin’le yazışırken, “Ben artık kitap okumak istemiyorum, yeteri kadar okudum. Ben hayatı okumak istiyorum” dediğim aklıma geldi. Tabii, bunun için de çok çalışmam, pratik yapmam gerekecek. Ona da hazırım. Girmeden önce kendi kendime tekrar ediyordum, “Az yiyeceğim, az konuşacağım, az uyuyacağım; çok çalışacağım...”
Yazmanın sakıncası olup olmadığını özellikle sordum. Aslında sakıncası olmadığını, ama geçmiş ve gelecekle bağlardan kurtulabilmek için yazmamaya çalışmanın daha uygun olabileceğini söylediler. Kaygılarından yazarak kurtulan birisi olarak benim için bu durum biraz zor olacak. Bu günlüğü yine de bu konuya takılmadan yazıyorum. Kalemin ucuna kadar gelmiş düşünceleri geri iteklemenin doğru olmayacağını düşünüyorum. Ama bundan sonra, gelirken ki kaygılarımdan sıyrılıp yaşadığım ana konsantre olmaya çalışacağım.
Yemekten sonra yeni birisi geldi ve altı kişilik kadro tamamen doldu. İkimize etrafı birlikte gezdirirdiler. Ardından öğretmen ona meditasyon tekniklerini anlatmaya meditasyon odalarından birine gitti. Giderken istersem benim de onlarla gidebileceğimi söyledi. Ben de, bunu gitmem gerekiyor olarak algılayarak bir şey demeden gittim. Dün bana anlatılanların hiçbirini unutmamıştım. Zaten o kadar da zor şeyler değildi; ama yine de onlarla gittiğim iyi oldu. Teknikleri bir kez daha görmüş oldum; bu kez derste gözlemci olarak vardım. Anlama, akılda tutma kaygısı olmadan dinledim dersi. Hem David’in benim için çok anlaşılır olmayan İngiliz aksanına da alışmıştım, anlamakta zorlandığım bazı detayları anlamak kolay oldu bu sefer.
Kahvaltı altıda başlıyordu. Öğle yemeği onikide bitti. Saat onikiden sonra ertesi sabah altıya kadar yemek yasak, içecekler serbest. Dün iyi dayanmıştım, bugün nasıl olur bilmiyorum. Ama akşam tapınağın önüne gelen kadının sattığı inek sütünden iki bardak daha içeceğim. Buralarda soya sütü dışında süt bulmak zaten pek kolay olmuyordu. Tapınağın önünde inek sütü buldum. Mucize gibi bir şey. Ya çok şanslıyım; ya da karmam yüksek olmalı.
Şu an saat üç, uyanalı neredeyse oniki saat oldu. Birazdan meditasyon odasına doğru yola koyulacağım. Ara verdiğimde de uygun olursa çıkıp bu yazdıklarımı hızlıca internet günlüğüme koyup geri dönmeye karar verdim.
Zamanında terapistime askeri okulun çok zor olduğunu; ama benim için orada varolmanın evde varolmaktan yine de kolay olduğunu anlatmıştım. Meditasyon hiç kolay olmayacak gibi; ama herhalde bugünlerde dışarıda olmaktan kolay...
26 Ağustos 2008
Tay Masajı

Doğu tıbbında eller ve ayaklar vücudu temsil eder. Refleksoloji, el ve ayaktaki insan bedenine ve organlarına karşılık gelen refleks noktalarının manipulasyonu yoluyla tedavi amaçlayan yöntemlerden oluşur.
Ellerinizi düz bir yüzeye orta parmağınız havada kalacak şekilde koyun. Bunun sizin secde pozisyonundaki vücudunuz olduğunu varsayın. Simdi elinize sert ama keskin olmayan herhangi bir cisim alın. Pazarlarda üç kuruşa, -yolda giderken bir yeriniz ağrırsa diye yazıyorum- otobüs terminallerinde beş kuruşa satılan kahverengi plastik tarakların sırt kısmı tam bu iş için biçilmiş kaftan. Bedeninizde ağrı olan yere denk gelen refleks alanına cisimle nazikçe; mümkün olduğunca yoğun basınç uygulayın. Herbir eliniz ya da ayağınızda olmasa da rahatsızlık çeken organlarınıza karşılık gelen alanların en az birinde normal dışı ağrı keşfedeceksiniz. Elinizdeki cisimle keşfettiğiniz noktaların her birine en az yirmi dakika vücudun dışı yönünde masaj yapın. (Kötü enerjinin vücuttan akması gerekiyor). El ve ayaklarınızdaki noktaları belirlerken bunların simetrik değil, paralel olduklarını hatırlayın. (İki elinizi üstleri yukarıyı gösterecek şekilde üstüste koyun. Sol ayağınızı sol küçük parmak ile sağ baş parmak temsil ediyor. Sağ ayağınızı ise sağ küçük parmağınız ile sol başparmağınız temsil ediyor.) Örneğin, baş ağrısı için orta parmağın tırnaklı boğumunu, ense ağrısı için ikinci boğumunu, omuz ağrısı için üçüncü boğumunu, sırt ağrısı için el ve ayaklarınızın üstünü, karın ağrısı için avuç içlerinizi deneyerek ağrılı noktaları keşfedin. (ağrı kesicilerin yararını inkar etmemekle birlikte; ilaç endüstrisine sizden daha çok yaradığını hatırlatmak isterim.)
Saşıracak, şaşırtacaksınız...
(Refleksoloji bu deneyden fazlasını vaat eder)Daha büyük olmaları sebebiyle refleksoloji yöntemleri ayaklarda daha etkilidir. Üstelik ayaklar, daha az can acıtarak, daha fazla manipulasyona imkan verirler.(Yukarıdaki deneyi yaparsanız aklınızda olur umarım. Yapılan işlem ayaklara daha çok basınç uygulanabileceği için daha etkili olacaktır.)
Tayland'ın kuzeyinde icra edilen antik bir masajdır. Genellikle kas, eklem ve kemik ağrılarında yararlıdır. Felçli hastaları iyileştirmek için düzenli olarak yapılması gerekir.
Tay dilinde "Yam" adım, "Kang" ise saban (tarla sürmek için) demektir.
Terapist ayak tabanını plai yağına bandıktan sona ateş üzerine yerleştirilmiş bir metale sür ter ve sorunlu bölgeye masaj yapar. Bu sırada yağ alev alır.
Her bir seans ateş, duman ve dualarla birlikte izlenmesi dahi muhteşem bir atmosfer içinde geçer.
Etkili bir masaj türüdür...
Tayland'ın kuzeyinde geleneksel olarak yapılan eski bir masajdır. Geleneksel Tay doktoru ağaçtan (genellikle tamarind ağacı) yapılmış bir kalın çivi ve çekiç kullanarak bedene masaj yapar. Ritmik vuruşlarla kasların rahatlatılması amaçlanır. Vuruşlar yapılırken bedenin sen enerji yolları izlenir. Bu yollar üzerindeki acupressure noktalarına yapılan vuruşlarla hastalığın iyileşmesi için beden tetiklenir.
"Tok" tay dilinde vurmak, dövmek alamına gelir. "`Sen`" enerji yollarının ismidir.
Vücuttan toksinleri uzaklaştırmak için yapılan eski bir masajdır. Geleneksel Tay doktoru güçlü vahşi hayvanların toynak ve kemikleri ile dualar okuyarak vücudun zarar görmüş bölgesine masaj yapar.
"Hak" Tay dilinde işaretlemek demektir.
Vücuttan toksinleri uzaklaştırmak için yapılan eski zamanlardan kalma bir masajdır. Geleneksel Tay doktoru bir ağaç yaprağı kullanarak ve dualar okuyarak vücudun zarar görmüş bölgesine masaj yapar.
"Ched" tay dilinde sürtmek demektir.
(Terapistiniz Tayland'dan bildirdi...)
09 Temmuz 2008
Masalın Aslı
Saat gece yarısını geçmişti. Tüm Hindistan uyuyor olmalıydı; ben öyle sanıyordum. Issız sokaklarda bir başıma dolaşırken küçük bir dükkan gördüm. Çoğunlukla orta yaşlı erkeklerden oluşan bir grup dükkanın önündeki karşılıklı dizilmiş banklara oturmuş sohbet ediyorlardı. Dükkan'da kimse yoktu. Tezgahın arkasındaki raflarda sıra sıra bardaklar, şişeler ve şeker kamışı tomarları vardı. Adım başı bulunan şeker kamışı suyu satan dükkanlardan biri olmalıydı. Büyük olasılıkla dükkanın sahibi paydos ettikten sonra tezgahın arka tarafına geçip uyumuştu. Gidip sohbet edenlerin yanlarına oturdum; karanlıkta beni farketmediler bile... Ne konuştuklarını bilmiyorum; ama büyük keyif aldıkları her hallerinden belliydi. Sohbete devam ederken birinin yerinden sessizce kalkıp dükkana gittiğini gördüm. Adam aşağıdan doğru uzanan elin verdiği koca metal bardağı alıp bir dikişte bitirdi ve geri verdi. Ardından usul usul yerine dönüp sanki hiç kalkmamış gibi sohbete devam etti. Beş-altı dakika sonra başka bir tanesi aynı şekilde gidip bardağı aldı bir dikişte bitirip geri verdi ve yerine döndü. Bu seremoni her beş-altı dakikada bir tekrarlanıyordu; dayanamayıp sordum:
- O nedir?
Aralarında bir yabancı olduğunu anlamışlardı. Hepsi bir anda gözlerini bana çevirdi... İçlerinden biri, “Daha önce hiç bang içmedin mi?” dedi. “Ne olduğunu bile bilmiyorum ki...” dedim. Beni alıp tezgahın önüne götürdü. Oradan bulduğu bir mumu yakıp tezgahın diğer tarafında yere bıraktı. Diğer tarafta bir ondört-onbeş yaşlarında delikanlı yere bağdaş kurmuş, bir taşın üzerinde bazı bitkileri karabiber tohumuyla karıştırıp uzun uzun eziyordu. Taşın üzerinden akan bitki suları, yanlardaki oluklardan bir kaba dökülüyordu. Çocuk topladığı bitki sularını şeker kamışı suyuyla karıştırıp bir bardakla servis ediyordu. Gördüğüm seremoniye, her bir içkinin hazırlanması beş dakika civarında sürdüğü için ihtiyaç vardı. Yanımdaki teklifsizce bir tane de bana söyledikten sonra, “Seni gündüz resim çekerken gördüm, hatırlıyorum” dedi ve ekledi, “Sana çok daha güzel resimler göstereceğim; ama hepsini unutacaksın!”
Yirmi-yirmi beş dakika sonra benim bangım gelmişti. Verdikleri bardağı bir dikişte bitirdim. Zaten başka türlü içmek mümkün olmayabilirdi. Şeker kamışı suyu ve karabiber bitkilerin kötü tadını gizlemek içindi. Gerçi öyle bile kötü tadı vardı. Ama keskin kokuyu gizleyen bir şey yoktu. Bardağı verip tekrar adamların yanına oturdum. Biz sohbete devam ederken bedenimi ve ruhumu hafif bir rahatlama hissi sardı. Etrafımdaki resimlerin gerçekten de değişmeye başladığını farkettim. Üstelik, sadece adamın sözünü ettiği resimler değil, sesler ve kokular da yavaş yavaş değişiyordu. Adamlar ikinci bardaklarını içerken yanımdaki, “Sen içme! İçersen resimleri kaçırır, uyursun” dedi. Aslında zaten bir tane daha içmezdim; ama uyarması hoşuma gitmişti. Zaman su gibi akıp giderken biz konuşmaya devam ettik.
Saatler ilerlerken Hintliler birer birer dükkandan ayrılıp evlerinin yolunu tutmaya başladılar. En son üç kişi kalmıştık. Artık adını öğrendiğim Anis, iki eşi olduğunu; eşlerinden birinin hindu, diğerinin ise müslüman olduğunu söyledi. Eğer zamanım varsa beni eşleriyle ve çocuklarıyla tanıştırmak istiyordu. Hindistan'da zamandan bol bir şey yoktur; ama gecenin o saatinde eşlerinin ve çocuklarının uyuyor olması gerektiğini düşünüyordum. Bunu söylediğimde, “Uyanıklardır, ben eve dönmeden uyumazlar. Hem gündüz uyuyorlar; gidince görürsün” dedi. Kalkıp yürümeye başladık. Sanki o sokaklar benim bu dükkanı bulmadan önce geçtiğim sokaklar değillerdi. Aslında ay batıyordu; ama gece aydınlanmış gibiydi.
Evin avlusuna girdiğimizde bir çocuk ağlaması karşıladı bizi. Üç çocuğun biri dokuz, biri beş, biri de ikibuçuk yaşındaydı. Hindu eşiyle daha uzun süredir evliydi, müslüman eşi en küçüğün annesiydi. Avlu bir buçuk-iki metrekareden daha büyük değildi. Avludan açılan bir kaç kapı vardı. Hepsini teker teker açıp evini gezdirdi. Küçücük bir tapınak, minicik bir mutfak, bir banyo-tuvalet, onbeş-onaltı metrekarelik bir büyük oda ve içine benim sığamayacağım; adam içinse yeterince büyük, içinde sadece bir yatak olan başka bir oda vardı. Küçük odayı eşlerinden biriyle yalnız kalmak istediğinde kullandığını söyledi. Sonra o küçücük avluya bağdaş kurup sohbete devam ettik. Aradan çok geçmemişti ki, zorla yürüyen doksanküsür yaşlarında bir dede girdi avluya.
Gelen hindu eşinin büyükbabasıymış. Dede, yıllarca yürüyerek şehir şehir tapınakları dolaşmış bir hacıydı. Aslında tek kelime ingilizce bilmiyordu; ama nasıl olduysa tercümana ihtiyaç duymadan anlaştık. Biz dedeyle jestler, mimikler ve seslerden oluşan bir dilde sohbet ederken Anis kocaman bir cigaralık sardı. Reddetmenin imkanı yoktu, üç kişi cigaralığı çevirmeye başladık. Bir yandan da konuşmaya devam ediyorduk. Cigaralık bittiğinde bulutların üstünde gibiydim. Anis, dedenin geleceği okuyabildiğini; istersem elimden geleceğimi okuyabileceğini söyledi. “Çok isterim; ama sonrasında daha fazla kalmadan gidersem beni affeder misiniz?” diye sordum. “Tabii gidebilirsin, sohbete yarın devam ederiz” dedi.
Elimi dedeye uzattım, iki avucunun arasında tuttuğu elimi uzun uzun inceledikten sonra ani bir hareketle kafasını kaldırıp gözlerini gözlerime dikti ve heyecanla bir şeyler söyledi. Anis heyecanla dedenin ilk sözlerini çevirdi: “Senin iki karın var!” “Nasıl yani, şu anda iki karım mı var?” diye sordum. “Bunu sen bilebilirsin” dedi, “Şu an derken ne kastediyorsun?” Doğrusu böyle bilge bir cevap duymayı beklemiyordum; daha fazla soru sormadan dedeye döndüm. Dede bana uzun uzun bir şeyler anlattı. Anlattıklarından çevirilenler ve çevirilenlerden aklımda kalanlar pek fazla değil. Ölümü zamanı geldiğinde huzur içinde karşılayacağımı söylediği aklımda. Kaç yaşında öleceğimi de söyledi. Ve bu arada nasıl bir bağ kurduğuna inanmakta zorluk çektiğim ama gerçekten de bu anlatılanları yaşayacak kişi ben olabilirim diye düşündüğüm bir kaç şey daha söyledi...
Kalkıp otelin yolunu tuttum. Sanki yürümüyor uçuyordum. Sokak aralarından doğru yürürken Hindistan'nın gerçekten de hiç bilmediğim resimlerini gördüm. Şaşkınlıkla sokakları seyrederek, sesleri dinleyerek yürüye yürüye deniz kenarına çıktım. Sahilde oturup uzun uzun dalgaları seyrettim. Hint Okyanusu günün ilk ışıklarıyla aydınlanıyordu, ilk gelen bir kaç balıkçıya şans diledikten sonra odamın yolunu tuttum. Üç gün boyunca geceleri dükkana gidip Hintlilerle oturup bang içtim ve resimlerin değişimini seyrettim. Anis haklıydı; resimleri unuttum. Aklımda sadece ne kadar güzel oldukları kaldı. Bir gece şeker kamışı suyuyla, bir gece sütle, bir gece de tatlı Hint ayranıyla karıştırılmış bang içtikten sonra bang içmeye ara verdim. Bir daha hiç içmemeyi o an düşünmemiştim. Bir daha içmedim; çünkü günler geçerken güzel resimler görmenin tek yolunun bang olmayabileceğini farkettim. Bang olmadan da resimlere başka bir açıdan bakmanın yolu var gibiydi. Daha önemlisi, o resimleri akılda tutmaya çalışmanın anlamı yoktu. Hem Hindistan'da bir insanın hafızasında tutabileceğinin kat kat fazlası resim vardı; hem de gördüğüm her yeni resim öncekilerden daha güzeldi.
Aylar sonra, Tayland'da çocuklara öğretmenlik yaparken tanışacağım Bangladeşli Haru, “Başka şeyleri bilmiyorum; ama güzelliğin kaynağı Hindistan'dır” dediğinde aklıma Hindistan'da gördüğüm resimlerin güzelliği geldi...






